İTTİHATÇILIK ZİHNİYETİ BU ÜLKENİN BAŞINA BELADIR

“Yeni Enver Paşalara İhtiyaç Yok” başlıklı yazım üzerine okurlardan biri şöyle yazmış:

“Hoca senin Enver Paşa Düşmanlığın bitmedi gitti mezara bu düşmanlıklarla gireceksin İ.T.C.ye bu kadar suç atarken bir ölç biç düşün taşın öyle yaftala nedir Paşalara olan düşmanlığın? Hayır Paşalar ile özel bir husumetin varsa yazın içerisinde bunu belirtmen gerekirdi. Enver Paşanın torpil v.s ile bir yere geldiğini yazmışsın Tarihçiliğini değil husumet ve düşmanlığını konuşturmuşsun tebrikler hala kininiz diri özellikle Türk ve Türkçü paşalara size de yakışan bu tebrikler .... Enver Paşa'nın Edirne Fatihi olduğunu neden yazmadığını merak ediyorum.? Eskiden Alman hayranı derdiniz şimdi Alman Ajanı demişsiniz bu dönüşünüzü neye borçluyuz? Benim bir eski arkadaşım vardı Rizeli bu Atatürk'ü hiç sevmezdi çok sonra öğrendim ki M.Kemal Paşa bunun Pontusçu dedesini astırmış bu paşayı o yüzden sevmiyor. Şimdi sizin için de benzer bir hikaye yoktur umarım. Yazacak çok şey var ama neyse....

“bab-ı ali baskını tamamiyle enver paşanın gözüpekliği ile gerçekleşmiştir. dönem kaynaklarına baktığımızda o gün beklenen kalabalık toplanamamış. bab-ı ali’ye varan enver paşa bu durumu görünce onu bu konuda biraz da gazlayan talat paşa’ya hafif kızgın bir bakış atıp anında durumu gözden geçirip emin adımlarla basamakları çıkmaya başlamıştır. bu sahnenin tasvir beni çok etkiler. içeri girdiklerinde yakup cemil kimsenin beklemediği şekilde harbiye bakamı nazım paşa’yı alnının ortasından vurunca herkes kısa süreli bir şok geçirmiş. durumu kontrol altına alan yine enver paşa olmuş. sakince “olan oldu. işimize bakalım” diyip sadrazamın bulunduğu odaya doğru hızlıca hareketlenmiş.”

İşte İttihatçı zihniyet budur. Okumazlar, okuduğunu anlamazlar, anlamak istemezler. Çünkü ideolojik bir şablonla yani at gözlüğü ile bakıyorlar dünyaya. Bu arada Enver Paşa’ya ya da diğer paşalara bir düşmanlığım ve tarihte yaşamış hiç kimseye bir kinim yok elbette. Ailemde siyasi bir hadiseye karışmış kimse de yok. Dolayısıyla bu açıdan yapılan siyasi çözümleme de anlamsız. Yazımda Enver Paşa’ya Alman ajanı da demedim. Almanların Enver’i İttihat ve Terakki’nin önemli adamı olduğu için özel muamele yaptıkları, ileride istifade ederiz diye etrafını kuşattıkları bir vakıa. Düşünsenize, Berlin’de staj yapan Binbaşı Enver’i Alman Kayzeri yemeğe çağırıyor, Alman generalleri Enver’e topuk selamı veriyorlar. Enver’in gururunu okşamak için Türkiye’ye sevk ettikleri silah, cephane ve yardım malzemeleri sandıklarının üzerine Enverland yazıyorlar. Ama bütün bunlar Enver’i Alman ajanı yapmaz. O Napolyon olmak sevdasındaydı.

II. Abdülhamid’in içeride siyasi hürriyetleri aşırı derecede kısması aydınların tepkisine yol açtı. Sultan Abdülhamid’in en büyük hatalarından biri budur. O durmadan modern okullar açıyordu. Mülkiye geliştirilmiş, Tıbbıye ve Harbiye modernleştirilmişti. Bu okullardan okuyanlar zamanın modern bilimlerini tahsil ediyorlardı. Sansür ve okulların müfredatını kontrol siyaseti tam tersi sonuç verdi. Yasaklara karşı insan fıtratında var olan temayül burada da kendini gösterdi. Yeni Osmanlılardan Namık Kemallerin ve Ziya Paşaların şiirleri gizli gizli talebeler arasında okunuyordu. Bunlara konan sansür ve yasaklamalar sonunda aydın muhalefetinin yer altında teşkilatlanmasına yol açtı. 1889’da askeri tıbbıye öğrencileri arasında İttihad-ı Osmanî adı altında bir gizli cemiyet kuruldu. Sonradan İttihat ve Terakki adını alacak olan bu cemiyet Abdülhamid rejimine karşı muhalefetin bayrağını taşıdı. Avrupa’ya giden bu cemiyetin üyelerine Jöntürk deniyordu. Jöntürkler Avrupa’da muhtelif gazeteler çıkardılar. Çeşitli yollarla gizlice ülkeye soktukları bu yayınlarla ülke içerisindeki asker ve sivil bürokrasi arasında teşkilatlanmayı sürdürdüler.

Jöntürklerin meşrutiyet rejimini savunmaktan başka hiçbir temel fikirleri yoktu. Jöntürklerin siyasi fikirleri üzerine güzel bir inceleme yapmış olan Şerif Mardin, “Jöntürklerin hiçbiri derin bir teori, özgün bir siyasi formül veya zihinleri devamlı olarak uğraştırmış bir ideoloji ortaya koymamıştır”, demektedir (Jöntürklerin Siyasi Fikirleri 1895-1908, İstanbul 2006, 24). Hiçbir programları da yoktu. Muhayyilelerinde meşrutiyet kavramına olağanüstü bir anlam yüklüyorlar ve ondan sihir ve keramet bekliyorlardı. Kanun-ı Esasi’nin yürürlüğe konması ve istibdat rejiminin sona ermesi ile her şeyin düzeleceğine inanıyorlardı. Çıkardıkları yayın organlarında yaptıkları tek şey Sultan II. Abdülhamid’in yaptığı kötülükleri anlatmak ve ona hakaret etmekti. Hiçbir siyasi teori ortaya koymuş değillerdi. Abdülhamid rejiminin kötülüklerini halka anlatmak niyetinde idiler. Anlattıklarını halk inanmadı fakat kendileri inandı. Hilafete karşı değillerdi. Hanedana da karşı değillerdi. Sadece Abdülhamid’e karşı idiler. O giderse bütün kötülükler sona erecekti.

Çözümü bir seçkinler zümresinin iktidarı ele almasında görüyorlardı. Oysa bu sistem Osmanlı Devletince yüzyıllarca tatbik edilmişti. Kölelerin özel bir eğitimden geçirilip devlet kademesinde ve orduda istihdam edilmesi, yani kul sistemi Tanzimat’a kadar uygulanmıştı.

İttihatçılar vatan, hürriyet, hizmet ve sadakat gibi kavramları kullanıyorlardı. Belirli bir ideoloji veya fikrî program meydana getiremediler. Osmanlıcılıktan İslamcılığa, İslamcılıktan Türkçülüğe savruldu durdular. II. Meşrutiyetin ilanı günlerinde ittihat-ı anâsır politikasına sarılmışlardı. Bu işe yaramayınca Türkçülüğü ön plana çıkardılar. Birinci Dünya Savaşı ortaya çıkınca cihad fetvâsı ilan ederek İslamcılığa yöneldiler.

İttihat ve Terakki 24 Temmuz 1908’e kadar illegal bir örgüt idi. Meşrutiyetin ilanıyla legal hale gelmesi bekleniyordu. Ancak İttihat ve Terakki seçimleri kazandığı ve siyasi bir parti haline geldiği halde yarı legal yarı illegal bir örgüt olma özelliğini sürdürdü. Çünkü legal bir siyasi partinin merkez karar organının toplanıp muhalif gazetecileri öldürme kararı alması düşünülemezdi. Hâlbuki meşrutiyet rejimini savunmaları onları çok partili parlamenter demokrasiye götürmesi beklenirdi. Fakat 1908’de ordunun baskısı ile meşrutiyet ilan edilince hürriyet dönemi uzun sürmedi. 1913’te Babıâli baskını ile de çok partili rejim diktatörlüğe dönüştü.

Netice itibariyle Jöntürkler veya İttihatçılar için meşrutiyet iktidarı ele geçirmenin bir vasıtası idi. Sultan Abdülhamid’in icraatlarını beğenmiyorlardı ve ülkeyi daha iyi idare edecekleri iddiasındaydılar. Onlara göre devlet çöküyordu ve bu gidişata dur demeleri gerekiyordu. Fakat hiçbir idari ve siyasi tecrübeleri yoktu. Son derece cahil ve basiretten uzaktılar. Vatanseverliğin ülkeyi iyi yönetmek için kâfi olduğunu zannediyorlardı. Abdülhamid’in iç ve dış politikada kurduğu dengeyi kavrayamadılar. Her derde deva olacağı zannedilen meşrutiyet felaketlerin başlangıcı oldu. Bosna-Hersek’in Avusturya tarafından ilhakı, Bulgaristan’ın istiklalini ilanı, Trablusgarb’ın İtalyan işgaline uğraması ve Balkan bozgunu arda arda zuhur etti. Basiret sahibi bir liderleri de yoktu. Posta memurluğundan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin liderliğine yükselmiş olan Talat’ın, iyi bir teşkilatçı ve partizan bir politikacı olmaktan öte bir özelliği yoktu. Enver son derece hırslı, komitacı bir askerdi. Cemal, Enver’den de hırslıydı. Ama hiçbirinde milletler arası politikayı okuyabilecek vizyon yoktu. 

Çok cesur ve hatta cüretkârdılar. Balkan savaşından mağlup çıkmış bir ülkeyi emri vakilerle Birinci Dünya Savaşına sokmak gafletinde bulundular. Binbaşılıktan sonraki rütbeleri İttihat ve Terakki üyesi olduğu için elde etmiş olan Enver Paşa’nın en son komuta ettiği askeri birlik bir taburdu. Ama Birinci Dünya Savaşında ordulara kumanda edecek ve Sarıkamış felaketine yol açacaktı.  Bir sürü cephede 4 yıl Alman Genelkurmayının hedefleri istikametinde savaşan Türk ordusu tarihinin en büyük mağlubiyetine uğradı.  Bu mağlubiyet Osmanlı Devleti’nin sonu oldu. Mondros mütarekesi imzalandığı zaman 4 milyon km²lik imparatorluktan 800 bin km²lik bir ülke elde kalmıştı. Yani topraklarımızın beşte dördü elden çıkmıştı. Eğer İstiklal Savaşı olmasıydı o da elden çıkacaktı.

Baş kısımdaki alıntının son kısmı Binbaşı Enver’in Bâbıâlî Baskını ile alakalıdır. Burada açıkça darbecilik ve komitacılık savunuluyor. Problem de burada zaten. İttihatçılık “söyletmen vurun” diye ayaklanan yeniçeri zihniyetinin 20. yüzyıldaki devamıdır. Harbiye Nazırı Nazım Paşa, İttihatçılarla görüşüyordu. İttihatçılar onu da kandırmışlardı. Darbeden haberi yoktu. “Siz bana ne söz vermiştiniz?” diye Enver’e hakarete başlayınca İttihatçı militanlarca hemen öldürüldü. Sonra Enver Sadrazam Kâmil Paşa odasına dalarak silahını sadrazamın kafasına dayayıp istifasını yazdırdı. Sadrazam direnme şansı olmadığını biliyordu. İttihatçılık uğruna eniştesini vuran Enver’in kendisini öldüreceğini tahmin etmiştir elbette.

Netice olarak İttihatçılar demokrasi, hukuk ve hürriyet vadetmişlerdi. Fransız ihtilalinden arakladıkları hürriyet, müsavat ve uhuvvet prensipleri bunu gerektiriyordu. Ama tam tersi Abdülhamid’in istibdat rejimini arattılar. Orduyu politize ettiler. Balkan bozgununu ana sebebi budur Bugün İttihatçılığı savunanlar demokrasi ve hukuk prensiplerinden fersah fersah uzaktırlar. Açıkça darbeciliği ve komitacılığı savunmaya devam ediyorlar. Kendi fikirlerinden olmayanları da hain görüyorlar.

Not: Enver Paşa ile ilgili yazıma tepki gösterenler onun Çanakkale Zaferi’nin kazanılmasında önemli rol oynadığına işaret ediyorlar. Bilakis cepheye erzak ve asker sevk etmekten öte Çanakkale’ye müdahale etmemiştir. İyi ki de etmemiştir, çünkü sonuç Sarıkamış’taki gibi olabilirdi. Çanakkale zaferinde Enver’in payı, UEFA kupasını kazanan Galatasaray’ın başarısındaki Galatasaray Kulübü Başkanı’nın payı kadardır.

YORUM EKLE
YORUMLAR
İsmail Görkem
İsmail Görkem - 1 hafta Önce

Yazdıklarınızı dikkatli bir şekilde okuyor ve istifade ediyorum.
Doğru olanları yazıyor, yani kitabın ortasından konuşuyorsunuz.
Lütfen yazmaya devam ediniz. Selam ile...

İsmail çelik
İsmail çelik - 1 hafta Önce

Hocam tercüman oldunuz.