KAÇIŞ YOK

“Sen ve ben burada yılların geçişini izliyoruz.”

Federico Garcia Lorca’nın Yerma adlı eserindeki Yerma’ya ait olan bu cümlenin altını neden çizdiğimi, metni okuduktan aylar sonra fark ettim.

Günlerin geçişini salonun penceresinden izlediniz. Sıkıldınız, oturma odasının penceresine geçtiniz. Pencere önündeki çiçeği sularken sokağın veya caddenin sakinliğine olan şaşkınlığınızı gizleyemediniz. Sessiz. Alışık olmadığınız bir sessizlik bu. Dört duvar arasında geçirdiğiniz otuzlu kırklı saatler. Keyfi değil, zorunluluktan fark ediyorsunuz artık: Kulbu kırık fincanlarınızı, çizgisi düz inmeyen kumaş pantolonunuzu, yakmadığınız tütsünün kokusunu, kitaplarınızın üzerinde biriken tozu, hatta en son okuduğunuz kitabın üzerinde birkaç yıl öncenin tarihini görüyorsunuz, herhangi bir çekmecede unutulmuş çocukluk fotoğraflarınızı.

Füruğ’un da dediği gibi: “bir pencere, bakmaya”

Duymuyorsunuz artık: Yükselen inşaat seslerini, alt komşunun evinden yükselen matkabın ağır sesini, yolda yürürken araçlardan yükselen korna seslerini, maç sonrası sloganlar eşliğinde yürüyen kalabalığın sesini.

Füruğ’un da dediği gibi: “bir pencere, duymaya”

Unuttuk. Pencereden bakmayı, duymayı. Unuttuk. Ya da gerçekten unutturdu, hayat. Hayat mıdır, unutturan?

Pencereden bakmaya ve duymaya alışık değildik, düştük. Pencere, evlere kapandığımız süreçte bize gökyüzü olacaktı, böyle ummuştuk. Ama tökezledik, kaçırdıklarımızı fark eder etmez. Ne de olsa şair şöyle bir dize yazmıştı, yaşandı:

“bir pencere, yeryüzünün yüreğine ulaşan tıpkı bir kuyu gibi”

Kuyudan çıkmak için çabaladık.

Kanayan dizlerimizdeki yara, kabuk bağladı.

Kuyu duvarına tutunup çıkmaya çalıştıkça çatlayan, bir zaman sonra kırılan tırnaklarımız iyileşmeye başladı ve parmaklarımızdan toprağa düşen kan, durdu.

Çetin bir savaştan çıkmışa dönen sen, dünyanın sonuna gelmediğini düşünüyor, kendini hayata bağlayacak masum bahaneler bulmaya çalışıyorsun. Her cümlenin başında: ama.

İyi de, sen masum değilsin, insanlar masum değil, savaşta kim masum olur ki?

Kaybetme korkusu ile gözlerini açıyorsun. Kuyuda değilsin, sadece kötü bir rüya. Derin bir nefes alıyor, çıplak ayaklarınla mutfağa doğru yürüyor, çeşmeden su içiyorsun. Kendine geldiğini düşünüyorsun. Oysa, dünün aynısı tekrar yaşanacak.

Okumak için aldığın kitabın kapağını açıyorsun aylar sonra, rastgele de bir sayfa.

“Onu görmeden önce bir hayatım vardı, onu tanıdıktan sonra başka bir hayatım oldu. Sanki, çevremdeki her şey, bütün eşyalar, yataklar, insanlar, lambalar, küllükler, sokaklar, bulutlar, bacalar bir anda renk ve biçim değiştirdiler de ben bu yepyeni dünyayı hayranlıkla tanımaya koyuldum.”

Orhan Pamuk, Yeni Hayat kitabında bunları yazarken tüm dünyanın yaşadığı bu süreci hayal etti mi, diye düşünüyorsun, kendince. Sarmıyor kitap, ne baştan ne ortadan, okuyamıyorsun. Bilgisayarının olduğu masaya yöneliyorsun. Fareyi oynatınca ekran açılıyor. Sörf yapmak. Böyle deniyordu, sanırım, diye mırıldanıyorsun. Dakikalar geçiyor. Sıkılıyorsun. Sıkılacaksın elbette.

Kısır bir döngünün içerisinde olduğun hayatı fark ediyorsun. Ama o hayatın da seni mutlu ettiğini anlıyorsun. Nereye kadar? Nereye kadar böyle devam ettireceksin? Okumak istediğin kitabı kaç ay daha erteleyeceksin? İzlemek istediğin filmi ne zamana kadar bekleteceksin?

Vazgeçtim bunları sormaktan, size.

“Sen ve ben burada yılların geçişini izliyoruz.” dediğiniz kadına/erkeğe, bir kilometre uzaklıkta olmanıza rağmen, yirmi günün sonunda on saniye görüp sarılamamanın acısını hissettiniz mi?

Dünya, bizi bir anda sokağa çıkma yasaklarının ortasında bırakmışken, yılların geçişini birlikte izleyebileceğiniz erkeği/kadını, ailenizi, sevdiklerini, evinizi, odanızdaki kitaplarınızı, bilgisayarınızda biriken filmleri, pencere kenarındaki çiçeklerinizi, birbirini dinlemeyi, sarılabilmeyi, el ele yürüyüş yapmayı… sanırım, bazı şeylerin kıymetini artık daha iyi biliyoruzdur.

Kendi adıma, Mart 2020’den Haziran 2020’ye kadar olan süreçte büyüdüm, öğrendim, küçüldüm, öğrendim, özledim, öğrendim, değerini anladım, öğrendim, günlerce bekledim, öğrendim.

Böyle bir öğrenme süreci keşke yaşamasaydım, yaşadım, öğrendim, keşke desem de demesem de yaşanıyor, kaçış yok.

YORUM EKLE