KALE'DE GEZERKEN...

Gezmek; keyifli zaman geçirmek,

Gezmek; yeni yerler görmek,

Gezmek; yeni bilgiler edinmek,

Gezmek; görsel belleğe yeni kayıtlar düşmek demek.

Gezerken yolumuzu Kale’ye düşürmüştük bir kış günü. Vakit soğuk ama açık havalı günün sabah saatleriydi.

“Gezerken” çekerken konularımızı doğaçlama işliyor, olabildiğince doğal olmaya çalışıyoruz. Konuya bağlı olarak zaman zaman kapalı mekânlara girmek zorunda kalsak ta çoğunlukla yaşamın içinde olup olabildiğince konuları sade işlemeye çalışıyoruz.

Kale’ye geldiğimiz bu gün olumsuz sayabileceğimiz bir durum yoktu. Plana göre ilçe merkezi ve yakın yerlerde biraz tarih, biraz kültür belki biraz yemek kültürü ile üretim konularına dair bilgiler edinip görüntüler alacaktık.

Günün ilk saatlerinde Kale ilçe merkezinin yüksek noktalarından çevreye bakıp sonra eski Kale’ye doğru inmeyi planladık. Kepez mevkiinden doğu ve kuzeye bakıp ilçenin kuruluş yeri hakkında yorumlar yaparken Tabae antik kentinin yer seçimini de elbette unutmadık.

Denizli-Muğla yolunun 70. Kilometresinde bulunan Kale; eski adıyla “Kale-i Tavas” tam bir geçiş noktası aslında. Tavas ovasının bitiminden sonra dağlar ve vadiler arasından uzayıp giden yollarla Muğla il merkezine ulaşılıyor.

Kale’nin bir bölümü Aydın ile bir bölümü de Muğla ile il sınırını oluşturuyor. Bu idari anlamda olduğu kadar fiziki olarak da böyledir. Kısmen, kültürel anlamda da bundan söz etmek mümkündür.

Kepez’de yeni yapılan Kale görünümlü dinlenme ve seyir alanları, çay bahçeleri gibi yapılar ile arka plandaki Güreş alanı bu bölgeye canlılık getirmek amaçlı yapılmış, ama henüz bu amaç hâsıl olmamış gibi görünüyor.

Kepez’den Çamlarca ve Karaköy ile Tavas ovasına ve hatta daha ilerideki Babadağ ve Karcı dağlarıyla doğudaki Honaz dağına son bir bakış atıp “Eski Kale” Tabae antik kentine doğru yol alıyoruz.

Burada Eski Kale-Tabae antik kenti kazılarını yapan Kazı ekibinde kazı başkanı Prof Dr. Mustafa Beyazıt’ın talimatıyla bir sanat tarihi uzmanı ve bir de arkeolog alarak alanı onların anlatmasını istiyoruz. Ama daha önemlisi ise orada yaşamış ve yakın zamanda yeni yerleşim alanına geçen yaşlı bir Kaleli olan Mustafa Gül ‘ü de Süleyman Kocabaş sayesinde ekibe dâhil ediyoruz. Böylelikle hem geçmiş hem yakın tarih ve hem de bu günü birbirine bağlamış oluyorduk.

Eski Kale deki tarihi yapılar, hanlar, hamamlar, camiler, çeşmeler ve kayalıklardaki depolar, antik mezarlar ilgililer tarafından bize anlatıldı ve günümüze yaklaştığımızda ise devreye çocukluğu ile gençliği burada geçen Mustafa Gül’e söz geldi.

Belki de en güzel, en can alıcı en duygusal ve hüzün vereni onun anlatımlarıydı.

Kamyonculardan, deve ile yük taşıyanlara, kuyulardan çeşmelere, camilerden esnaf dükkânlarına, düğünlerden ölümlere birçok örf-adet ile gelenek ve göreneklere dair konuları o bizlere, daha doğrusu kamera önünde mikrofona anlatmaktaydı. Biz de o bilgiler ve görüntüleri izleyenlerimize sunacaktık.

Eski Kale de zaman çok hızlı geçmiş ve mevsimin bu zamanında gün kısa olduğu için akşam tez olmuştu.

Şimdi sırada Kale Biberi, Kale pidesi, Baklavası, çalışkan ve zeki Kaleli kadınların ürettiklerini pazarlaması konularına değinmek vardı.

Biraz daha hızlı hareket ederek bu konuları da kayda geçirip günü Koyun Baba türbesi ve Zeytin bahçesinde noktalamaya karar veriyorduk.

Çamlarca mahallesinde (Eski adı Teyner) bulunan “ Koyun Baba” türbesi onun karşısında bulunan “Erenler Kavağı” yörenin inançları konusunda yeterince bilgi sahibi olmamızı sağlıyordu.

Özellikle türbenin içi çevresi ile mezarlık çok ilgi çekiciydi. (Onlar hakkında daha önce de bilim insanlarından çok bilgi edinmiştim )

Gün akşama koşarken buradaki son zamanlarımızı şimdilerde revaçta olan Zeytin bahçelerine ayırıyorduk.

İlgililerden ve yetiştiricilerden yöredeki zeytin üreticiliği konusunda yeterli bilgileri alıp zeytin bahçeleri içinde zamanımızı doldurmuş oluyorduk.

Şimdi sırada “Kale’yi Gezerken” neler gördüğümüz ve göstereceğimiz vardı.

Bir başka “gezerken” hikayesinde buluşmak dileğiyle …

YORUM EKLE