KANAL İSTANBUL-1

Uzunca bir süredir kanal İstanbul konusunu konuşuyoruz. Bazen tansiyon yükseliyor, sonra araya Libya, Suriye ve benzeri konular girince kanal İstanbul gündemden düşüyor gibi oluyor. Sonra yapılan birkaç açıklamanın ardından konu birden tekrar alevleniyor. Kanal İstanbul projesinin risklerine işaret eden pek çok somut gerekçe, rapor ve bilimsel görüş var aslında. Ama bir de “konu yeterince tartışılmadı ki canım, bu sorulara bilim adamları cevap verebilirler, kamuoyu bilgi sahibi değil” diyerek kanal kanal gezen, eleştirilere somut cevaplar vermekten kaçınan bir kitle de var. Çoğu gazetecilerden ve az sayıdaki sosyal bilimciden oluşan bu yorumcular aslında kanal İstanbul projesini sanki tartışmalı, bilim insanlarının üzerinde ikiye bölündüğü bir konu gibi lanse etmeye çalışıyorlar. Böylece konu lehte ve aleyhte görüşlerin tartışıldığı siyasi bir karar süreciymiş gibi sıradanlaşmaya başlıyor. Halbuki durum tam olarak böyle değil. Eğer elimize bir terazi alsak ve terazinin bir tarafına projeyi eleştiren bilim insanlarını, diğer tarafına ise destekleyenleri koysak, ezici bir biçimde kanal İstanbul’u eleştiren ve itiraz eden kesimin ağır bastığını göreceğiz. Ama “sıkıyorsa engel ol bakalım, sıkıyorsa yap bakalım” üslubunun hakim olduğu bir ortamda böylesine önemli bir konuyu tartışıp konuşamıyoruz bile. Adeta “tecavüz kaçınılmaz, siz en iyisi mi zevk almaya bakın” demeye gelen tahrik edici beyanlar, bırakın konuşup anlaşmayı, bir araya gelmeyi dahi imkansız hale getiriyor. Halbuki ortada kanal İstanbul projesi ile ilgili konuşulması, düşünülmesi ve anlaşılması gereken o kadar çok konu var ki. Kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim’de dahi pek çok ayette “hiç düşünmez misiniz? hiç akıl etmez misiniz?” diye bize sorulurken” konuyu “sen kimden yanasın” basitliğine indirmenin bir izahı var mı?

Bazı hataların geri dönüşü olmuyor. Bazen keşke demek fayda etmiyor. İstanbul Türkiye’nin gözbebeği, ekonomisinin yarısı. Dolayısı ile bu konu sadece İstanbulluları değil, tüm Türkiye’yi ilgilendiren bir konu. Karar vermeden önce bilim insanlarına, kurumlara ve gerekçelerine kulak vermeyi gerektiren bir konu.  Geçenlerde bir gazeteci hanımefendinin Sayın Ekrem İmamoğlu’na TV ekranlarında sorduğu soru hala aklımda. Demişti ki bu gazeteci hanımefendi “Kanal İstanbul’a karar verme işini bilime bırakmak bilimi kutsallaştırmak değil midir? Buna karar vermek siyasetin alanı değil midir? Bilimin görevi depremi tetiklemeden, doğaya zarar vermeden bu kanal nasıl yapılabilir sorusuna cevap vermek değil midir?” Bu yorum bile aslında pek çok kişinin bilime ve bilim insanlarına bakışını ve verdiği değeri özetlemesi bakımdan önemli ipuçları içeriyor. Elbette ki son kararı vermek siyasetin görevidir. Ama asıl olan siyasetin karar verirken bilimin ne dediğine kulak vermesi, akla ve bilime uygun kararlar almasıdır. Bilimin görevi siyaset kurumunun aldığı yanlış kararları düzeltmek değildir. Eskilerin de dediği gibi kırılan yumurta tamir olmaz. Amaç yumurtayı kırmamaktır. O yüzden çok geç olmadan neyin ne olduğunu anlamamız ve bazı soruların cevaplarını bulmamız gerekiyor. Dört gün sürecek bu yazı dizisi ile önemli bulduğum ve risk olarak gördüğüm bazı konularda kendimce sorular sormaya ve bu sorulara cevaplar arayarak konuyu açıklamaya çalıştım. Şimdi bu sorulara ve cevaplarına daha yakından bakalım.

Kanal İstanbul’un Çevreye, Su Kaynaklarına ve Marmara Denizine Etkisi Ne Olacak? Bu Konuda Çekince ve Endişelerini Dile Getiren Bilim İnsanlarının, Resmi Kurumların Görüşleri Dikkate Alınıyor mu?

Kanal İstanbul’un en çok tartışılan başlıklarından biri, projenin su kaynaklarına, su havzalarına ve çevreye olan etkileri ile ilgili. Karşı çıkanlar projenin su kaynakları için risk oluşturduğunu, destekleyenler ise Melen barajı ile bu sorunun çözüleceğini ifade ediyorlar. Ancak ben bu konuda bazı şeylerin karıştırıldığını düşünüyorum. Öncelikle Melen barajı suyun kaynağı değildir. Melen barajı çevrede doğal su kaynakları var olduğu için bu kaynaklardan gelen suyu toplayabilmenize imkân veren bir projedir ve İstanbul için çok önemlidir. Melen’i besleyecek doğal kaynaklarınız yoksa, Melen diye bir şeyden bahsetmek de mümkün olmayacaktır. Dolayısı ile burada tartışmamız gereken asıl konu Melen Barajı değildir. Asıl konu Melen’i besleyen doğal su kaynaklarını kaybetme riskidir. Dolayısı ile sorun İstanbul’u besleyen su kaynaklarını kaybetme riskidir. Melen barajında var olan yapısal çatlaklardan, bu çatlakların tamiri ve barajın güçlendirilmesi için ciddi anlamda kaynak ihtiyacı olduğundan ise hiç bahsetmiyorum bile.

Uyarıların ve risklerin toplandığı diğer bir husus ise Marmara denizi ile ilgili. Karadeniz’in batısının göreceli olarak çok daha yüksek bir kirlilik oranına sahip olduğu, Avrupa’nın pek çok ülkesini geçen ve geçtiği ülkelerin sanayi atıklarını taşıdığı bilinen Tuna nehrinin Karadeniz’i kirlettiği pek çok hidrolikçi ve deniz bilimci tarafından yıllardır dile getirilen bir gerçek. Uzun süredir Marmara denizinde yapılan ölçümler deniz dibinde oksijen kaybından kaynaklanan çok ciddi sorunlar olduğunu, herhangi bir kanal açmaksızın dahi Marmara denizinin her gün biraz daha öldüğünü zaten gösteriyor. Açılacak kanalın ise hem Karadeniz’den ve Tuna nehrinden gelen kirliliğin Marmara denizine çok daha hızlı bir biçimde ulaşmasına sebep olacağına, hem de zaten Marmara denizinin dibinde meydana gelen bozulmayı geri dönüşü olmayacak bir biçimde arttıracağına kesin gözüyle bakılıyor. Ayrıca kanalın açılmasından sonra Marmara da deniz seviyesinin yükseleceğini ifade eden ve bunun sonucunda ortaya çıkacak olumsuzlukları dile getiren pek çok bilim insanı da var. ÇED raporunda deniz suyu ölçümleri ile ilgili kullanılan verilerin yetersiz olduğunu, ilave ölçümler ve modelleme çalışmalarının yapılması gerektiğini dile getiren pek çok uzmanın endişelerine somut cevaplar verilebilmiş değil. TÜBİTAK gibi kurumların ÇED raporunu eleştirdiğini ve bu türden risklere dikkat çektiğini de artık biliyoruz.

Kanal İstanbul projesini eleştirmiyor diye hazırlanan ÇED raporunun “bu proje ile ilgili risk yoktur” dediğini düşünmeyin. Hazırlanan ÇED raporu da özetle proje ile ilgili riskler bulunduğunu, riskin projeye itiraz edenlerin söylediği kadar yüksek olmadığını ve projenin çevreye zararının daha az olacağını ima ediyor. Rapor çok kabaca bazı konularda riskleri ortadan kaldırmak için neler yapılabilir, hangi önlemler alınabilir ve ne tür yatırımlar yapılarak riskler ortadan kaldırılabilir konularında görüşlere de yer veriyor. Yani aslında ÇED raporu da güllük gülistanlık bir ortam var demiyor ama sanki sorunu biraz daha küçük göstermeye çalışıyor. Biraz sanki siyaset buna karar verdi, riskler de söylendiği kadar yüksek değil, bilimi ve teknolojiyi kullanarak bu riskler ortadan kaldırılabilir gibi bir algı oluşturmaya çalışıyor. Ama Terkos gölü ve Sazlıdere barajında yaşanacak kayıplar ile ilgili ÇED raporunda yazılanlar ile DSİ tarafından hazırlanan ilk raporda yer alan bilgilerin birbirini tutmaması, DHMİ gibi kurumların hazırladığı raporların sonradan değiştirilmesi, TÜBİTAK tarafından hazırlanan, ÇED raporunu eleştiren ve projenin risklerine vurgu yapan pek çok çalışmanın göz ardı edilmesi kamuoyunda oluşan soru işaretlerini azaltmıyor, tam tersine daha da arttırıyor.

Benzer konularda bilim insanlarının birbiri ile örtüşmeyen görüşleri de ne yazık ki bu soru işaretlerini daha da arttırıyor. Elbette ki bilim insanları arasında farklı görüşlere sahip olanlar vardır ve olmalıdır da. Sempozyumlar, kongreler zaten farklı görüşlerin dile getirilmesi, savunulması ve ortak aklın bulunması için yapılıyor. Ama neyin bilimsel bir gerçek olduğuna karar vermeden önce özgür ve rasyonel müzakere ortamını oluşturmak şart. Savunduğumuz tezlerimiz aleyhinde 100 tane görüş varken iki tane lehte görüşü bahane ederek kendi tezimizi haklı hale getiremeyiz. Getirsek dahi zamanın adaletinden kaçamayız. Gelmiş olduğumuz nokta fen ve mühendislik konularında uzman olan bilim insanlarının büyük bir bölümünün kanal İstanbul projesinin büyük ve geri dönüşü olmayan riskler içerdiğini ve bu projenin yapılmasının doğru olmadığını bize gösteriyor.

YORUM EKLE