KANAL İSTANBUL-4

Birkaç gündür devam eden kanal İstanbul yazı dizimizin sıra bugün dördüncü ve sonuncusunda. Pek çok başlıktan oluşan, çok sayıda farklı disiplinin konusuna giren bu denli geniş kapsamlı bir konuyu birkaç günde anlatabilmek kolay da değil, mümkün de değil. Daha sorulması ve cevap verilmesi gereken pek çok soru var geride. Projenin maliyeti ve kamuoyunda tartışılma biçimi de bu soruların arasında.

ÖNGÖRÜLEN 75 MİLYAR TL PROJE MALİYETİ GERÇEKÇİ BİR RAKAM MIDIR?

Kanal İstanbul maliyeti için öngörülen 75 milyar TL hedefini daha en başından beri hiç gerçekçi bulmadığımı ifade etmeliyim. Zaten daha önceden devletin resmi ağızlarından farklı zamanlarda yapılan açıklamaların satır aralarından çektiğimiz bilgiler de zaten bu rakamın çok daha üzerinde bir maliyetin söz konusu olacağını, pek çok kalemin bu 75 milyar TL hedefi içinde yer almadığını gösteriyor. Bazı analizler kanal İstanbul’un maliyetinin 20 milyar doların üzerine çıkabileceğini, hatta 25 milyar doları bulacağını ortaya koyuyor ki bu da öngörülen 75 milyar TL hedefinin yaklaşık 2 katına çıkılabileceği anlamına geliyor. ÇED Raporunda geçen “Projeden etkilenecek tarım arazilerinin miktarı ve bina/yapıların sayısı, projenin inşaat aşamasından önce yapılacak harita ve kamulaştırma işlemleri sırasında belirlenecektir. Eldeki mevcut veriler temelinde, mülkiyet düzenlemesi gerektiren yerlerde hangi tür taşınmazın etkilenebileceği hakkında kesin bilgi verme olanağı yoktur” ifadesi de zaten bu durumun teyidi. Kanal üzerinde 8 tane yeni köprü yapılması planlanıyor. Öngörülen 75 Milyar TL bütçenin içinde bu köprüler ile ilgili maliyetlerin de göz önüne alındığı ifade ediliyor. Ancak anlıyoruz ki bu köprülerin bazılarının mevcut boğaz köprüsünden bile daha uzun olması planlanıyor. Bu köprüler yapılırken ortaya çıkacak olan kamulaştırma maliyetlerinin öngörülenden çok daha fazla olacağını ve Kanal İstanbul’un tahmin edilen bütçenin çok daha üzerinde bir rakama mal olacağını söylemek mümkün.

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Sayın Cahit Turan geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin kanaldaki geçişlerden yılda 1 milyar dolar, turizmden ise 350 milyon dolar gelir elde edileceğini ve kanal İstanbul’un 4 yılda maliyetini ödeyeceğini, 20 yılda ise Türkiye’nin 60 milyar dolar gelir elde edeceğini söyledi. Açıkçası 75 milyar TL hedefinin doğru olduğunu kabul etseniz dahi ortaya konulan gelir tahminleri ile ne bu 4 yıl hedefinin, ne de 20 yılda 60 milyar dolar hedefinin tutmadığını söylemeliyiz. Hem para ödeyerek, hem de daha uzun zaman harcayarak, üstelik de Montrö size geçiş hakkını bedavaya vermişken gemilerin kanalı neden tercih edecekleri sorusunu sormuş ve buna makul bir cevap bulamamıştık. Bu şartlar altında kanaldaki geçişlerden yılda 1 milyar dolar gelir elde etme hesabının oldukça iyimser ve tartışmalı bir tahmin olduğunu söylemeliyiz. Aslında bu tahmin gerçekçi bile olsa doğal kaynaklarımızı, su havzalarımızı ve tarım alanlarımızı yılda gelecek 1 milyar dolar için riske atmaya değer mi diye düşünmeden edemiyorum. Projenin maliyetinin öngörülenden çok daha fazla olacağı ihtimalini de düşündüğümüzde bu projenin ekonomik olarak mantıklı olup olmayacağı sorusu önemli olmaya başlıyor.

Üstelik böyle bir yatırım yaparak, bu kadar para harcayarak kaç tane patent üretebileceğimizi, hangi teknolojileri geliştirebileceğimizi kendime sordukça işin içinde çıkmak daha da zor hale geliyor. Çünkü bu soruların hiçbir cevabı ve karşılığı yok ne yazık ki. Ben şahsen eğer böyle bir para varsa ya da toplanabiliyorsa Türkiye’nin otomobili için harcanmasını tercih ederdim. İnşaat Mühendisleri Odasının bir temsilcisi olmama rağmen yatırım tercihlerinin betondan yana değil, ileri teknolojiden yana kullanılmasını isterdim.

Türkiye gibi zaten sermaye fakiri olan bir ülkenin parasını ve kaynaklarını doğru yere harcaması, doğal kaynaklarını ise herşeyden çok koruması gerektiğini düşünüyorum. Bundan daha 10-15 sene önce daha ortada bile olmayan ileri teknoloji şirketlerinin, patent üreten kuruluşların pek çoğunun çok kısa bir sürede ülkemizin en büyük şirketlerinin toplamından bile daha değerli hale geldiğini görmemiz gerekiyor. Hiç olmazsa bundan sonra çağı ve geleceği yakalamamıza yardım edecek alanlara yatırım yapabilsek, tercihimizi teknolojiden ve üretimden yana kullanabilsek ve ihracat yapabilmek için teknoloji ithal etmek zorunda kalmasak.

KANAL İSTANBUL KONUSUNU ELE ALMA, TARTIŞMA BİÇİMİMİZ, YÖNTEMİMİZ DOĞRU MUDUR? TÜRKİYE’NİN BU SÜRECİ DOĞRU YÖNETTİĞİNE İNANIYOR MUYUZ?

Üzülerek söyleyelim ki kanal İstanbul projesi de son yıllarda artan kutuplaşma havasından nasibini aldı ve süreç ne yazık ki çok kötü bir şekilde yönetiliyor ve yürüyor. Bu itiş kakış ortamının ve üslup erozyonunun gölgesinde kamuoyunun siyaset kurumuna duyduğu güven gittikçe azalıyor. Resmî kurumların önce verdikleri raporları değiştirmeleri, üzerinden çok az bir zaman geçmesine rağmen birbiri ile çelişen görüşleri savunmaları, kamuoyunda devletin kurumlarına karşı ister istemez bir güvensizlik meydana getiriyor. Ben şahsen kurumları yıpratan bu türden bir algının oluşmasını ve yerleşmesini üzülerek izliyorum. Nihayetinde devletin yıpranması anlamına gelen bu türden bir algıyı çok tehlikeli buluyorum ve buna izin vermemek gerektiğini düşünüyorum. Kanal İstanbul projesini eleştiren herkesi “istemezükçü” ilan etmeyi de çok yanlış buluyorum. Geçmişte “istemezük” engeline takılan, zaman ve enerji kaybederek yapılabilen yatırımlar olduğunu kabul ediyorum. Ama bununla birlikte haklı itirazlara ve uyarılara kulak asmadan yapılan, Türkiye’nin kaynaklarının ve sermayesinin çarçur edilmesine sebep olan bir sürü yanlış yatırımın olduğunu da biliyorum.

2007 yılında inşaatı tamamlanarak hizmete giren Hatay Havaalanı buna bir örnektir. Meslek odalarının yer seçimi konusundaki itirazlarına, su baskını riskini dile getiren uyarılarına rağmen Hatay Havalimanı inşaatına devam edilmiş ve tamamlanmıştır. Her sene yağışların çok olduğu dönemlerde havaalanının kapatılması, uçuşların iptal ediliyor olması meslek odalarının vakti zamanında yaptığı uyarıları dinlememenin acı bir sonucudur.

Yanlış yatırım örneklerinden birisi de Osman Gazi köprüsüdür. Eldeki verilere baktığımız zaman Osman Gazi köprüsünden 3 yılda 22 milyon araç geçtiğini, devletin ise yılda yaklaşık 14.5 milyon araç geçişini garanti ettiğini görüyoruz. Yani devlet üç yılda en az 44 milyon civarı araç geçeceğini, geçmezse de farkını ödeyeceğini garanti etmesine rağmen bu sayının ancak yarısı kadar araç Osman Gazi köprüsünden geçebilmiş. Geçmeyen diğer yarısının ücretini ise devlet ödemiş, yani hepimiz ödemişiz. Şimdi bu şartlar altında bu yatırımı savunabilir miyiz? Dün bunları söyleyerek bu yatırım yanlıştır diyenleri bugün eleştirebilir miyiz?

O yüzden karşı çıkılan her yatırımı “istemezük” çerçevesine bağlamak bence doğru değil. Evet, Türkiye’de belli bir kesimin “istemezük” refleksi var. Ne yapsanız da doğruya doğru demeyen, diyemeyen bir kesim ve bir anlayış ülkemizde var. Ama eğri oturalım, doğru konuşalım; Türkiye’de ne yazık ki yanlışa yanlış diyemeyen çok ciddi bir kesim de var. Ve ne yazık ki her iki kesimin sayısı da hiç az değil ve son yıllarda artan kutuplaştırma siyaseti sebebiyle hem doğruya doğru diyemeyenlerin, hem de yanlışa yanlış diyemeyenlerin sayısı ciddi bir biçimde artıyor. Bence asıl üzerinde düşünmemiz ve üzülmemiz gereken konu bu. Uzlaşma kültürü olmayan bir toplumdan rasyonel kararlar almasını nasıl bekleriz? Bu kadar önemli bir konuyu “sen kimden yanasın” gibi bir seviyede tartışarak ne kazanabiliriz?

Ne yazık ki bu anlayış yüzünden meseleleri anlayabilmek, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu aklıselim bir çerçevede konuşabilmek için bizim ülkemizde olayların üzerinden yıllar geçmesi gerekiyor. 12 Eylül ve 27 Mayıs darbelerini, 28 Şubat süreçlerini, devrim arabalarını ve geçmişte bu ülkenin gündemini meşgul eden pek çok konuyu o gün tartışamadık, yanlışa yanlış diyemedik. Ama bugün yanlışları görebiliyoruz, olayları çok daha farklı şekilde değerlendirebiliyoruz, öz eleştiri yapabiliyoruz. Ama iş işten geçtiği için sonuçları değiştiremiyoruz. Muhtemelen kanal İstanbul ile ilgili de bugün konuşamadığımız, kulaklarımızı tıkadığımız için duyamadığımız pek çok yanlışın bedelini gelecekte ödeyeceğiz. Ama iş işten geçmiş olacak. Bu yüzdendir ki yanlışa yanlış demek boynumuzun borcu. Üstelik bunun filan partili olmak, falan siyasetçinin peşinden gitmekle bir ilgisi de yok. Umalım ki yanlışa yanlış, doğruya doğru diyebilenlerin sayısı artsın ve sesleri işitilsin ki aklıselim galip gelsin ve bu yanlış karardan bir an önce dönülsün.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Kudret Avcı
Kudret Avcı - 1 yıl Önce

Ağzınıza sağlık hocam. Ben de sermayenin ileri teknolojiye ve tarımsal modernizasyona harcanması gerektiğini düşünüyorum.