KARANLIK ÇÖKTÜ GECEYE

Karanlıktan korktuğum gün öldü babam.

Kelimeler düğümlendi. Kimseler konuşmadı. Yapraklar yollara saçıldı. Biraz sararmışlar. Ağaçlar koca binaların içerisindeki insanlar kadar yalnız. Aylardan eylül.

Kara bir perde olarak gerildi karanlık. Bir yanı ölüm kokusu sardı diğer yanı ise yaşam korkusu. Ortada, hayali bir çizgi üzerinde yürümeye başlamıştım. Ağır bir yolculuk olacağını aklıma getirmemiştim. Çöl fırtınalarında gözüm kapalı yürüyordum, diyorum o zamanlar için. Fakat şehrin toprak yollarında olduğumu büyüdükçe anladım.

Devlet gelmez bizim buralara. Televizyonların şaşalı dünyasına yirmi üç yaşımda gittiğim Ankara’da tanık oldum. Suyu iki sokak ötedeki kuyudan çıkarıyoruz. Kimi zaman içinden su yılanları da eşlik ediyor. Bir oldu. İki oldu. Üçüncüsünde artık başından tutabilecek kadar cesaretim vardı. Telefon mu? Mahallenin hatta üç sokak ötedeki insanların bile mektuplarını yazdığımı bilirim. Yazmayı böyle böyle sevdim. Her gün birisine yazıyordum. Babam öldüğü gün son cümlelerimi yazdım. Her şey başlıyorsa bitecekti. Yolun sonu çıkmazdı. Çıkmadı. Karanlık.

Sabah kahvaltılarında domates, peynir, zeytin ve çaydan fazlasını ayda yılda bir görürdük. Bu bizim için en büyük devletti. Babamın evimizin içinde kurduğu devlet. Hemen önünden kara bir tren geçer. Toz duman pencerelerden içeri dolar. Devletin üzerinden tren geçiyormuş, dediğim zamanlar. Devlet, insanların üzerinden sahiden geçiyordu o zamanlar. Her köşe başında bir tank bir tabur asker. Vur. Şunu da vur. Yakala. Ensesinden tut gecenin. Devleti yıkacak karanlık. Aydınlık böyle böyle terk etti işte ülkenin sınırlarını. Kimse görmedi. Karanlık.

Kaç yaşında olduğumun bir önemi o zamanlar için yoktu. Şimdi var mı onu da bilmiyorum. Yaşıyorum. İnsanın yaşının bir önemi yoktur ki. Sonu ölüm. Er ya da geç çalar kapını. Kapıyı üst üste iki kere kilitlemişsin çok mu? Ölüm, kurum kaplı bacadan da girer, derdi babam. Sonra sigarasını tüttürür içi kurum bağlardı. Ölüm ciğerlerinden gelmedi. Bekledi. Bekledikçe daha çok sigara içti. Yolun sonu çıkmadı. Devlet görmedi. Ciğerler. Karanlık.

Şehrin iki kahvehanesi vardı. İkisi de çam ağaçlarının altındaydı. Benim için ikisi de kahvehane idi. Çocuktum. Yedi belki sekiz yaşında bir çocuk. Saklambaç oynamanın ne olduğunu sadece izleyerek öğrendiğim yaşlar. Meşin yuvarlağı okula giden çocukların konuşmalarından öğrendiğim bu yaşlarda kaybettim annemi. Bir bütün olmuştu pencere önündeki yatağı ile. Ben ise hep paramparça. Sarılamadık. Kokusunu duyamadık açlıktan kokan nefesimizi. O gün hissettiğim tek şey annemin buz gibi olan elleriydi. Kutupların soğuğunu taşımıştı ellerinde ve benim ellerim o günden sonra hiç ısınmadı. Sobaya daha çok odun attım soğuk kış aylarında. Biraz daha. Biraz daha. ‘’Oğlum odun kalmayacak, kış uzun sürecek’’ dedi babam. Üşüdüm. Pencere önünde, kafeste duran kuşumuz üşümesin istedim. Bir sabah titreyerek uyandım. O da titriyordu. Tek tek kapıları çaldım.

‘’Sıcak bir yuva arıyorum. Kendim için değil. Bu kuş için. Bizde çok üşüyor artık’’

Ayaklarım su ile doldu. Çamura bata çıka yürüdüm saatlerce. Yoruldum. Babamdan az biraz yaşlı bir amca kabul etti. İstediğim zaman onu görebilecekmişim bir de. Üzüntüm hafiflemedi. Eve döndüm. Kuşları cam arkasından izlemeye başladım. Saklambaç oynarken ağaçtan düşen çocuklara üzüldüm. Kanatları kırılmıştı çünkü. Meşin yuvarlağı patlayınca üzülen çocukların da üzüntüsüne eşlik ettim. Anlamadılar. Benim kuşumun yokluğunu hiç fark etmediler.

Kuşlar geldi. Kuşlar gitti. Sabah kahvaltılarına bal ekledi babam. Tadımız yine de yerine gelmedi. Tuz ekti kahvaltı sofrasındaki domateslerin üzerine… Ama nafile. Göç yıllarca süregeldi. Her şey değişti. Kara tren önce gecikti. Sonra hiç gelmez oldu. Kahvehanenin bahçesindeki çam ağaçları fırtınaya yenik düştü bir kış vakti. Yıkıldılar. Yerine yenisi hiç dikilmedi. Çocuklar evlerine kapandılar. Beni mi örnek aldılar? Hayır. Mumlar rafa kaldırıldı. Gaz lambaları süs niyetine asılmaya başlandı. Elektrikler kesilmez oldu. Buna alışmak kolay değildi. Gece lambası üretmişler. Gecen aydınlanıyor. Korkmuyorsun.

On sekiz yaşındayım. Bir ses duydum. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Herkes evine dönmüştü çoktan. Kahvehanede de kimse kalmazdı. Dışarıda yağmurla birlikte bir fırtına kopuyordu. Gözlerimi açmadan seslendim babama. Ses etmedi. Yatağına doğru uzandım. Elimle şöyle bir yokladım. Hiç gelmemiş. Ayağa kalkıp bakmak istedim. Habersiz bakkala dahi gitmezdi oysa.

Az önce duyduğum ses artık daha yakından geliyordu. Birileri kapının önünde konuşuyordu. Saniyeler sonra kapı çaldı. Gece lambasının aydınlığında yürüme başladım kapıya doğru. Kapıyı açar açmaz ‘’Nerede kaldın baba’’ diye bağıracaktım. Olmadı. Elektrikler gitti. Anlık bir korku ile kapıyı kapattım. Karanlığın ardında polislerin olduğunu öğrendiğimde tekrar kapıyı açtım. Hastaneye gitmemiz gerektiğini söylediler. Aceleyle giyinirken bir yandan titriyor bir yandan da korkuyordum. Ne olduğunu bilmiyordum. On beş dakikalık kısa bir yolculuktan sonra başhekimin odasına oturttular. Önünde duran kağıdı uzattı başhekim:

Otopsi Raporu. Yakın mesafeden sırtına iki el ateş edilmiş. Ad soyad? Babam.

Koşarak eve gittim. Yağmur. Çamur. Fırtına. Korka korka koştum sokakların arasından. Bahçe kapısından geçip salona girdiğimde nefes nefese kalmıştım. Kuş kafesinin üzerine bir poşet geçirdim. Annem öldüğü zaman kuşumu bıraktığım, babamdan az biraz yaşlı amcanın evine yürüdüm. Çok geçmeden kapısını çaldım. Uzun uzun vurdum kapısına. Uykusundan uyanıp gelesiye kadar on dakika geçti. Hiç pes etmeden vuruyordum.

Ne var, ne istiyorsun, dedi. Kuş, dedim. Aylar önce babam aldı, üşemeyecekti, söz vermişti bana. Sözünde duramadı. Yıllar önce de gelmiştim sana. Annem öldüğünde bir kuş getirmiştim. Tereddüt etmeden aldı. Kızmadı. Öfkelenmedi. Küfür etmedi. Şaşırmıştım. Bir iki adım attıktan sonra bir ağacın altına oturdum. Ağladım. Kimseler geçmiyordu sokaktan. Daha çok ağladım. Yağmura karıştı gözyaşlarım. Bir saat oldu. İki saat oldu. Sabaha karşı polisler evin önünde durdu. Ne olduğunu anlamadan ağacın arkasından izlemeye başladım. Konuşmalar az çok duyuluyordu.

Ayağa kalktım. Hızlı adımlarla yürüdüm. İki polisin arasındaki adamın karşısına dikildim. Konuşamadım. Tek kelime çıkmadı dudaklarımın arasından. Koşarak içeriye girdim. Odaları tek tek dolaştım. Duvarlarda, masaların üzerlerinde, televizyonun yanı, pencerelerin önü.. akla gelebilecek her yer kuş. İçi pamukla doldurulmuş kuşlar. Annem öldüğü zaman getirdiğim kuş. Kitaplığın önünde. Az önceki kuş nerede peki? Mutfakta. Kanlar içinde. Yetişemedim.

Yıllar önce dağlık arazide avlanırken de babam yetişememişti anneme ve bu adamın kurşunlarına yenik düşüp pencere kenarından devam etti hayatı izlemeye. Ben de yetişemedim babama. Üzgünüm. Karanlık. İlk kez korkuyorum. Karanlıktan korktuğum gün öldün baba.

Yetişemedim.

Karanlık çöktü geceye.

YORUM EKLE