KARTAL'DA ÇÖKEN BİNANIN HATIRLATTIKLARI

Olay daha yeni... İstanbul Kartal'da sekiz katlı bir bina kendiliğinden (!) çöktü ve yerle bir oldu. Enkazdan ilk gün 10 kişi ölü, 13 de henüz ölmemiş olarak çıkarıldı. Diğerleri aranıyor. Sonunda ölenlerin sayısının 21 olduğu şaşırtmadı.

Olay yerinde İstanbul Valisi açıklama yapıyor ve binanın üç katının "kaçak" olduğunu ve binada ruhsatsız bir tekstil atölyesinin de bulunduğunu söylüyor.

İnsan ne diyeceğini bilemiyor. Kızmak, oturup kalkmak, öfkeden tepinmek, bağırıp çağırmak yetmiyor...

Çok kişi de sayın valinin bu açıklamasında kızılacak ne olduğunun bile farkında değil.

İstanbul'da, yani Trabzon'un dağ ilçesi Çaykara'da değil, Denizli'nin uzak ilçesi Çameli'nde değil, Çanakkale'nin Kazdağlarındaki Yenice'sinde değil de Milyonların gözü önündeki İstanbul'da 1992 yılında bir bina 5 katlı olarak yapılıyor, üç sene sonra da izin alma gereği duyulmadan üç kat daha çıkılıyor ve devletin bundan haberi dahi olmuyor. Veya -esasen daha kötüsü de- haberi olduğu halde hareket edemeyip içindeki insanlar ölene kadar durumu seyretmekle yetiniyor. Şikayet eden olmadığı için Devletimiz kendiliğinden hiç bir şey yapamıyor. Belki de herşeyi görüp, hatta teşvik bile edip ceza yoluyla gelirini artırmak bile istemiş olabiliyor.

Sayın vali diyor ki, "yıkılan binada bir de izinsiz tekstil atölyesi vardı... "

Denizli'nin Hollanda'da bir kardeş şehri vardı, adı da Almelo idi. "Vardı" diyorum, çünkü artık yok. Hollandalılara kızdığımız için Denizli Belediyesi kardeşliği iptal etmiş. Şahsen çok üzüldüm! Yanlış yapıldığını düşünürüm. Pireye kızıp yorganı yakmak işte buna denir.

Kardeşliğin devam ettiği senelerden birinde Almelo ve Denizli belediye mensuplarının katılımıyla Denizli Çatalçeşme Oda tiyatrosunda bir seminer düzenlenmişti; konusu "şehirleşme" ile ilgiliydi.

Soru-cevap kısmında bizden bir mütahit Hollandalıya soruyor: "Bir vatandaşınız sizde belediye sınırlarınız dışında izinsiz bir inşaat yaparsa ne oluyor?" Hollandalı önce soruyu anlamıyor. Daha detaylı sorulunca da cevabı şu oluyor: "Bizim sınırımızın dışındaysa mutlaka komşu belediyenin sınırı içindedir."

Her santimetrekare alan oralarda sahiplidir. Nihayet bizde de "büyükşehir" olayıyla buna erişme şansı yakaladık. Ama bu büyükşehir süreci henüz gerekli ek yasalarla tamamlanmış değil. Zaten 81 ilimizin sadece 30'u büyükşehir statüsüne kavuştu, 51 ilin durumunun ne olacağı şimdilik açıklanmış değil.

81 ilin tamamının ayrı ayrı büyükşehir yapılması zaten havanda su dövmenin ötesine geçemez. Benzer merkezi durum başka bir etiketle devam ettirilmiş olur.

Kartal'ın ili olan İstanbul bir büyükşehirdir. Ama açıklamaları eskiden olduğu gibi sayın vali yapıyor. Belediye başkanı ve başkanları üzerlerine alınmıyorlar mı? Kendilerini sorumlu görmüyorlar mı?

Sorumlu ve suçlu yine "vatandaş", öyle mi?

Bu ülkeyi vatandaş yönetmiyor. Yetkileri elinde toplayan ve her fırsatta demokratik kuralları suistimal edebilen vatandaş değil ki. Kentleri planlayan, müdahale yetkisi olan, ruhsatlandıran vatandaş değil. Yetkiler hep sorumluluk çerçevesinde kullanılmalıdır ve kötü niyetli kullanılmalara kapalı olmalıdır. Yasalar ruhuna aykırı yorumlanamaz ve kullanılamaz.

Kaçak yapıların tespiti ile ilgili soruya Hollandalı diyor ki: "Belediyenin bir elemanı Almelo'da bisikletiyle günboyu dolaşır durur ve hertür yapı faaliyetini daha başlarken görür ve sessizce kontrol eder."

Batı Avrupanın gördüğüm bütün ülkelerinde devlet sorumlularının tümünün onlara verilen görevleri korkusuzca kullanabildiklerini ve kendilerine "devlet aleyhine" bir müdahalede bulunulmadığını gördüm.

Onlar vatanlarını, milletlerini ve devletlerini seviyor da biz sevmiyor muyuz? Bu soruya "evet" demek tabii ki yanlış. Doğru olan ise, bizim vatan sevgisininin nasıl olması gerektiğini bilmeyişimizdir. Belki de biz sadece bu çıkmazlar ve açmazlar girdabında yaptığımız arayışların çaresizliği içindeyiz. Kimse kimseye güvenmiyor. Devlet vatandaştan kuşkulanıyor; vatandaş devletinde aradığı dayanağı ve korumayı bulamıyor; hükümetler belediyelere güvenmeyip yetkilerini kırpıp duruyor; hatta yakın geçmişte bazı valilere güven duymayan ve onlardan korkan ve çekinen bakan ve başbakanlar bile olmuş.

Hukuk devleti mekanizmalarını çalıştıramıyoruz. Bölünme korkusunu bir türlü üstümüzden atamıyor, her tür eleştirilerden uzak durmaya çalışıyoruz. Demokrasi denen ruhu hissetmiyor ve tanımıyor, ona güvenmiyoruz.

Esasen demokratik olmayı istiyoruz ama -hiç yaşamadığımızdan olacak- ona katlanamıyoruz. Arayışlarımız bizi "başkanlık" sistemine kadar getirdi lakin "sorumluluk" hala kayıp.

YORUM EKLE