KÖY ENSTİTÜLERİ ÜZERİNE

Türkiye Cumhuriyeti'nin miladı 29 Ekim 1923’dür. İçinde yaşadığımız ve vatandaşı olduğumuz devlet budur. O tarihten öncesi bizim için tarihtir. Bizim tarihimizdir. Diğer ülkelerde de durum öyledir. Onların da bir tarihi vardır. Bazılarında kuruluş tarihi yüzlerce yıl öncesine gitse de ve “tarih” dedikleri öncü devlet çok eskilere dayansa da hep bir şimdisi ve öncesi vardır. Bazı devletler öncesiyle gurur duyarlar, bazıları da utanç. Örneğin Almanya Federal Cumhuriyeti… 1949 yılında kurulan federal cumhuriyet öncesi geçirmiş olduğu ve İkinci Cihan Harbine sebebiyet veren Almanya ile gurur duymaz, hatta gurur duymamanın ötesinde utanç duyar.

Bizim geçmişimizde okul ve eğitim işleri pek parlak değildi. İlkokul-ortaokul-lise-yüksekokul ayrımı yapılmadan sadece medreseler vardı. Onların sayısı da son derece sınırlıydı. Okul eğitimi olarak okuma-yazma bile öğrenenlerin sayısı son derece düşüktü.

Cumhuriyet 1923 yılında kurulduğunda büyük çoğunluğu İstanbul’da olmak üzere genelde azınlıklara hitap eden yabancı dilde eğitim veren liseler vardı ve üniversite olarak sadece bir adet din ağırlıklı öğretimi olan İstanbul Darülfünunu mevcuttu. Araştırma-geliştirme bazında hiçbir yükseköğretim kurumu mevcut değildi.

Ülkeyi yönetenlerin hedefi Türkiye’nin eğitim durumunu bir batılı ülke durumuna getirmekti. Okul eğitiminin unsurları öğretmendir, öğrencidir, okuldur. Bunlardan da en önemlisi öğretmendir. Osmanlı’dan miras alınan okul eğitimi varlıkları yok derecesinde azdı. Onun neticesi olarak okuma-yazma oranı Müslüman halkta %2 mertebesindeydi. Birinci, İkinci ve Kurtuluş Harplerini peşpeşe geçirmiş bir ülkenin maddi varlığı da yok seviyesindeydi. Akar sağlayacak sanayi ilkelleri oynuyor, tarım desen o da aynı durumda… Döviz getirecek ihracat incir, üzüm, fındık vb. bazından pek ileri gidemiyordu.

Okul yok, öğretmen yok ve para da yok… Gel şimdi bu halkı doyur ve eğit. Nasıl yapılacağını kara kara düşünürken bir bilene danışmanın doğru olacağı akla gelir ve o “bilen” olarak Amerikalı eğitim uzmanı John Dewey hemen 1924 yılında çağrılır. Başkalarına da danışılır ama John Dewey’in önerileri o kadar caziptir ki bizim “aydınlarımız” onun önerilerinin bizde sadece kısa bir süre uygulama bulduğundan yakınmaktadırlar. Oysa Türkiye’nin kurtuluşu tam da o Amerikalının tavsiyelerinde olacaktı.

Ne diyordu Dewey?

O’na göre öğrenme ancak ve ancak “yaparak ve yaşayarak” öğrenilir.

Köy Enstitülerinde köylü çocuklar beş senelik ilkokuldan sonra beş yıl daha köy enstitüsünde okuyacak ve orada başta tarım olmak üzere öğretmenliği ve el sanatlarının yanında edebiyat, müzik ve resim gibi kültürel dersleri de öğrenip köylere öğretmen olarak gidip, köy çocukları yanında köylüyü de eğiteceklerdi. Köy enstitülerinde kendi binalarını ve atölyelerini de bizzat inşa edeceklerdi. Yaparak ve yaşayarak öğrenecek ve köylere tam donanımlı olarak gideceklerdi.

1924 yılında verilen bu öneri raporu Atatürk’ün ölümünden sonra 17 Nisan 1940 tarihli bir yasayla Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından uygulamaya konuldu. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde 21 adet Köy Enstitüsü açıldı. Buralarda 13 Bin 182 köy öğretmeni yetişti.

1954 yılında bu okullar köy enstitüsü vasfından alınıp “eğitim enstitüsü” yapıldı ki bunlar öğretmen okulları olarak öğretmen yetiştirmeye devam ettiler. Bazıları öğretmen lisesi, bazıları da daha sonra eğitim fakültelerine dönüştürüldüler.

John Dewey’in eğitim sistemini Türkiye’nin koşullarına adapte etmeye çalışıldı. Teoride çok hoş görünen bu öğrenme ve öğretme yolu amacına sadece kağıt üzerinde ulaşmıştır; yani gerçekte bir hayal olarak kalmıştır. Demokrasinin ve hukuk devletinin hakim olduğu açık toplumlarda örneğin Batı Avrupa’da veya ABD’de bu sistem belki istenen hedefe çok daha kolay ulaşırdı.

Her şeye rağmen Köy Enstitülerimiz birer öğretmen okullarıydılar ve köylü çocukların devlet yardımıyla okutulmasına ve köylere öğretmen teminine büyük katkıda bulunmuştur. Köylünün de aydınlanması isteniyordu ama bu hedefe o öğretmenler yardımıyla ulaşılamadı. Tanıdığım çok sayıdaki köy enstitüsü mezunu öğretmende o hayal edilen özelliklerden pek fazla bir şey görmedim, olması da düşünüldüğü kadar kolay olmazdı zaten. Bunu gören ve halkını çok iyi bilen Atatürk Dewey raporunu uygulamaya koymamıştır. 

YORUM EKLE