LAHİTLERE NE KADAR SAHİP ÇIKIYORUZ?

Denizli antik kent yönünden en şanslı illerin başında geliyor. Bu şansı ne kadarını değerlendiriyoruz. Sadece; Pamukkale, Laodaikya ve Tripolis’i gün yüzüne çıkartıyor ve turizmin hizmetine sunuyoruz.

Tahsin Eşmeli arkadaşımız sosyal medya hesabından “İtibar(Saygınlık)” başlıklı bir yazı paylaştı. Yazıyı birlikte okuyalım…

“İTİBAR (SAYGINLIK)

İtibarın Türkçe anlamı, saygı görme, değerli bulunma ve güvenilir olma olarak açıklanıyor.

Son zamanlarda ‘İtibardan tasarruf olmaz’ sözünü çok duyar olduk. Yani saygınlık görmek için hiçbir şeyden kaçınılmaz demek bu. Peki saygı görmek için her türlü masrafa katlanılıyorsa gösterilen saygı insana mı, paraya mı gösteriliyor? Para kendi paransa başkaları için yine de bir sorun olmayabilir, ama başkalarının parasıyla saygı görmeye çalışıyorsan ve bu uğurda her türlü savurganlığı yapıyorsan buna ne denir?

Parayla, mevkiiyle saygı görmek isteyenler, bunlar elinden gidince hiç hatırlanmazlar bile. Oysa bir Yunus Emre'yi düşünün, bir Karacaoğlan'ı, Nasrettin Hoca'yı, Dadaloğlu'nu, Köroğlu'nu, Hacı Bektaş Veli'yi, Pir Sultan Abdal'ı, Mevlana'yı ve Ulu Önder Atatürk'ü. Bu insanlar paraları ve mevkileri ile değil yetenekleriyle, yaptıkları ile ve topluma yaptıkları katkılarıyla yüzyıllardır anılıp saygı görüyorlar ve bundan sonra da görmeye devam edecekler.

Denizli'nin Acıpayam ilçesi Yazır ve Dodurga mahalleleri arasındaki yol kenarında vatandaşın tarlasından çıkartıp yol kenarına koyduğu yekpare (Tek parça) mermerden oyulma ve günümüz insanı tarafından tahrip edilmiş lahiti görünce, İtibar (Saygınlık) fikri canlandı beynimde. Anlaşılan bu lahitin sahibi zamanında çok itibarlı bir kişiydi. Çünkü parası vardı. O yüzden bu lahiti yaptırabilmişti. Belki de görkemli bir cenaze töreniyle bu lahite konulup uğurlanmıştı. Yüzyıllar sonra lahiti gün yüzüne çıkmıştı belki ama, kendisinden eser kalmamıştı.

Fakir insanların ise antik çağlardan bu yana hiç şansları olmamıştı. Onların bir lahiti bile yoktu. Ama gelin görün ki sonuç hep aynıydı. Toprağa karışıp yok olup gitmek.

Sonuç olarak, itibar görmek insanlıkla ve topluma yapılan olumlu katkı ile sağlanıyor. Eğer gerçekten insanlığa bir katkın olmuşsa öldükten yüzyıllar sonra bile itibarla anılıyorsun. Savurganlık yaparak saygı görmek isteyenler ve hele hele başkalarının parasıyla saygınlık görmek isteyenler ise, gittikleri anda unutuluyorlar. Hatırlansalar bile hiç hayırla anılmıyorlar.

NOT: Sözünü ettiğim lahit yıllardır aynı yerde duruyor ve gün geçtikçe tahrip ediliyor. Bu konuyla ilgilenmesi gereken Kültür Müdürlüğü ne mi yapıyor? Ben de bilmiyorum. Belli ki o bölge antik bir nekropol (Mezarlık). Kazı çalışması yapılmadığı gibi duyarlı bir vatandaş o lahiti olduğu yerden alıp restore ettirerek evinin bahçesinde koruma altına alsa, tarihi eser kaçakçılığından yargılanıp ağır bir ceza alır. O lahit aşağıda fotoğrafını gördüğünüz lahit.”

Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü’nden beklentimiz bu değerlerin koruma altına alınmasıdır.

Bu lahiti kim bilir kaç yetkili gördü? Bunu bilmiyoruz…

TAHİN & PEKMEZ SEVİLMEZ Mİ?

Facebook’da yaşamımızı kolaylaştırıcı gruplardan sıklıkla açılıyor. Bilgi birikimlerini gruplarında paylaşanlara teşekkür ederiz. Tahin ve Pekmez grubunda Sevda Baldemir arkadaşımız, “HAYATI ÖZGÜR YAŞA, ÜZGÜN YAŞAMA” yazısını paylaştı…Yazıyı dikkatimi çekti. Köşede paylaşmak istedim…

“HAYATI ÖZGÜR YAŞA,ÜZGÜN YAŞAMA

Eğer hasta olmak istemiyorsan:

Duygularını anlat…

*Saklanan veya baskılanan heyecan ve duygular; gastrit, ülser, bel fıtığı, bel ağrıları gibi hastalıklara yol açar.

*Zamanla, duyguların bastırılması kansere dönüşür.

Öyleyse, sırlarımızı, hatalarımızı birileriyle paylaşmalıyız!

*Diyalog, konuşma, kelime çok güçlü birer ilaç ve mükemmel birer terapidir!

Karar Vermelisin..

*Kararsız kişi güvensiz, endişe ve ıstırap içinde olur. Kararsızlık, sorunları, endişeleri ve çatışmaları çoğaltır.

*İnsanlık tarihi kararlardan oluşur.

*Karar vermek, diğerlerinin kazanması için vazgeçmeyi ve avantajları kaybetmeyi kesinlikle bilmektir.

*Kararsız kişiler mide rahatsızlığı, sinir hastalıkları ve cilt sorunlarının kurbanıdırlar.

Olduğundan Farklı Yaşama

*Gerçeği saklayan, rol yapan, her zaman mutlu olduğu görüntüsü veren, mükemmel görünmek isteyen kişi tonlarca ağırlığı biriktirmektedir. Ayağı kilden olan bronz bir heykeldir.

*Aldatıcı görünerek yaşamak kadar sağlık için kötü bir şey yoktur.Kaderleri ilaç, hastane ve acıdır.

Kabullen

*Reddedicilik ve kendine saygı eksikliği, kendimizi kendimize yabancılaştırır.

*Kendimizle barışık olmak sağlıklı yaşamın anahtarıdır. Bunu kabul etmeyenler kıskanç, taklitçi, aşırı rekabetçi ve yıkıcı olurlar.

*Eleştirileri kabullen. Bu bilgelik, akıllılık ve terapidir.

Çözümler Bul

*Olumsuz kişiler çözüm bulamazlar ve sorunları büyütürler. Üzülmeyi, dedikoduyu ve kötümserliği tercih ederler.

*Karanlığı kovmak için kibrit yakmalı. Arı ufacıktır fakat var olan en tatlı şeylerden birisini üretir.

*Biz ne düşünüyorsak oyuz.

*Olumsuz düşünce, hastalığa dönüşen negatif enerji üretir.

Güven

*Güvenmeyen kişi iletişim kuramaz, açık değildir, derin ve sağlam ilişkiler geliştiremez, gerçek arkadaşlıkları nasıl kurabileceğini bilemez. Güven olmadan, bir ilişki de olamaz.

Güvensizlik sendeki inancın azlığıdır.

Hayatı Üzgün Yaşama

*Mizah. Kahkaha. Huzur. Mutluluk. Bunlar sağlığa güç verir ve daha uzun bir yaşam getirir.

* Mutlu kişi yaşadığı çevresini geliştirir. “İyi mizah bizi doktorun elinden korur”.

*Mutluluk sağlık ve terapidir...”

Hepimiz mutluluk ve sağlık için koşturmuyor muyuz…? Her işin başı sağlık demiyor muyuz.? Diyoruz…

Hayatımızı mutlu ve sağlıklı yaşamak elimizde…

Sağlıklı yaşamak için verilen reçetelere uyup, uymamak size kalmış…

5 KITADA TAVASLI’YA RASTLAMAK MÜMKÜNDÜR…

Emekli Ziraat Teknisyeni Seyit Ali Aslan, Tavas İlçesi’nde görev yaparken, Milliyet Gazetesi’nin ilçe muhabiriydi… Çok enteresan haberlere imza atardı…. Kanada’ya giden Tavaslıların hikayesini ilk Seyit Ali Aslan, haber yapmıştı… Sosyal medya hesabından Kanada’ya iş için Tavaslıların hikayesini yazdı…

“GS.GÜNGÖR, KANADA,TAVAS.

GS.Güngör Tekin Kanada’nın Toronto Bliz takımına transfer olur.1980 yıllar. Defans oyuncusudur. Türk A Milli takımında da birkaç kez oynamıştır.

Türkiye’den artık Avrupa işçi almaz. Gençler turist olarak kaçak yollardan giderler. Avrupa’nın değişik ülkelerinde kaçak çalışırlar. Böyle turist çalışan hem de beş on yıl gelmeden, insanlar tanıyorum. Bazıları ömür boyu kendini geçindirecek para kazandılar. Bazıları borç içinde geldiler. Tabii polis yakalayıp sınır dışı edince. Vize olduğu için gitmek çok. zorlaştı. Veya. gençler bir Almancı kızı bulup evlenip eş durumundan gittiler. Uyum sorunu olduğu için, bu evliliklerin bir çoğu boşanma ile sonuçlanıyordu.

Tavas’ın Nikfer kasabasından bir genç Kanada’ya transfer olan, GS. futbolcu Güngör Tekin’e mektup yazıyor. Gazeteden okumuş adresini, Toronto Bliz takımı diye. Demiş abi ben Kanada’ya gelsem orada iş var mı? Diye. Güngör’de üşenmemiş ona ayrıntılı bir mektup yazmış. Kanada’nın vize istemediğini, işin çok olduğunu, gelin hemen diye.

O genç bunu arkadaşlarına söylüyor, hatta mektubu okuyor, okutuyor. Çoğunun aklına yatıyor. Hemen bir kaç arkadaşı Uçağa atlayıp doğru Kanada Toronto’ya uçuyorlar (Mektup yazan gitmedi, sonra pişman oldu).Orada göçmen bürosuna gitmişler. Yerleşmişler Kanada’ya. Tabi mektuplar, fotoğraflar göndermişler, akrabalarına, arkadaşlarına. Biz çalışıyoruz, iş çok. Parada kazanıyoruz diye.

Birden bu olay Tavas ve köylerinde patladı. Eline valizi alan Kanada’ya gitti. Kimisi ailesini götürdü. Vize olmadığı için gitmek kolay, sadece pasaport çıkart, yol parası buldunmu, işlem tamam.

Kanada hükümeti bakmış Tavas’tan gelen gelene, önlem için bazılarını geri gönderecekler. Hemen kiliseye girip, kilisede eylem yaptılar. TV haber konusu oldu. Tavas’a Kanada TV kanalları geldi haberler yaptılar, Tavas’tan. O ara gidenlerin hepsine Kanada hükümeti oturum verdi. Otuz senedir orada çalışan Tavaslılar var, maddi açıdan çok kazandılar. Köylere yeni yeni evler yaptılar.

Burada ilginç olan bir olay, bir kız kaçırma olayından beş yıl hapis cezası olan bir öğretmende Kanada’ya gitti. Zaman aşımından cezası kalmamıştır herhalde, Güngör Tekin,e teşekkür etmiştir.

Şimdi mercimek ithal ediyoruz, Kanada’dan. İlk tohumlarını 1980’li yıllarda Tavaslılar’dan almışlar. Çünkü Tavas Ovası mercimek deposu idi bir zamanlar.

Yazdığı bir. mektup ile yüzlerce veya daha fazla kişinin iş bulmasını sağlayan; futbolcu Güngör Tekin eroin kaçırma suçundan İngiltere’de 23 yıl hapis cezası almıştır. Çok üzücü bir durum. Belki çoğu bilmez bu olayı ve olayları. Ben bire bir olaylara şahit oldum. Tavas ilçe tarım müdürlüğünde çalışıyordum. Bazı gazete ve haber ajansları muhabiriydim.”

İşte bir mektup, Tavas İlçesi’nde bağlı Nikferli gençlerin yaşamını değiştiriyor…

Ama üzücü olan ülke olarak Kanada’dan mercimek ithal etmemizdir…

İŞTE; YAZAR GÜLTEN DAYIOĞLU’NUN YAZARLIĞA ADIM HİKAYESİ

Yerküreye “Merhaba” dediğimiz günden itibaren yaşam hikayemiz yazılmaya başlar… ülkemize Oyuncak Müzesinin kazandırılmasında rolü olan Sunay Akın’ın kaleme aldığı hikaye bir trenden başlar. Hikayenin kahramanı önemli yazarlarımızdan Gülten Dayıoğlu’dur.

Hikayeyi birlikte okuyalım…

“Afyon'da ‘Kudret’ adlı yerel gazeteyi çıkarmakta olan Cüneyt Mollaoğlu, 1950 yılının Mayıs ayında bir trene binerek Eskişehir'e doğru yola çıkar... Cumhuriyet'in ilk yıllarından beri çalışan bir trenin kompartımanında, Cüneyt Bey'in yanına Kütahya Garı'nda bir kız çocuğu oturur. Cüneyt Bey cebinden gazetesini çıkarır, okumaya başlar; kız çocuğunun gözü de gazete sayfalarındadır… Akrabası sinirlenerek dirseğiyle dürter, ‘Evladım ayıptır başkasının gazetesi okunmaz, yapma etme..’ Ama çocuk gazeteyi okumaya devam eder, üstelik bununla da kalmaz, Cüneyt Bey'e dönüp ‘Siz bitirdikten sonra gazetenizi ben okuyabilir miyim?’ diye de sorar..

Çocuğa refakat eden akrabası çok bozulur bu duruma, kızın kulağına eğilip, ‘Sen ne terbiyesiz bir kızsın, tanımadığın bir adamın gazetesi alınır mı?’ der. Konuşulanları duyan Cüneyt Bey gülümseyerek gazetesini çocuğa verir ve ardından ‘Okumayı seviyor musun?’ diye sorar. Tarlalar arasından akıp giden trende bir sohbet başlar, gazeteci ve kız çocuğu arasında..

Cüneyt Bey anlar ki yol arkadaşı, okumayı çok seven, kitaplara ilgi duyan bir çocuktur. Sohbet esnasında çocuk ona masallar yazdığını söyler, bu daha da hoşuna gider Cüneyt Bey'in. ‘Peki’ der, ‘yazdığın masallardan birini bana gönderir misin? Eğer uygun görürsem gazetede basarım. Ama masalını mutlaka daktiloyla yazıp göndermen gerekir.’

Bu sözler çok heyecanlandırır kız çocuğunu, masalının bir gazetede basıldığı düşüncesi günlerce süsler hayallerini.. Ama daktilo, ulaşılması zor bir araçtır o günlerde; her yerde bulunmaz, ancak devlet dairelerinde, okullarda vardır. Kız çocuğu, ‘Nereden, nasıl daktilo bulacağım?’ diye düşünürken bir gün Kütahya'da, adliye önünde çalışmakta olan arzuhalcileri görür. Arzuhalciler, okuma yazma bilmeyen insanların devlet dairelerindeki işlerine dilekçe yazan, daktiloyla geçinen emekçi insanlardır. Küçük kız arzuhalcilerin yanına gider ve ‘Benim bir masalım var, el yazısı, onu size getirsem bana daktiloda yazar mısınız?’ diye sorar. ‘Tamam’ der arzuhalci, "ama 2 lira alırım."

2 lira o zaman büyük bir para, hele ki bir çocuk için.. Ama kararlıdır kız çocuğu; haftalar boyunca harçlıklarını saklar, almak istediği karamelaları, bisküvileri yemez, içmek istediği gazozları içmez ve o parayı biriktirip yazdığı hikâyeyi arzuhalciye daktilo ettirerek gazeteye gönderir. yayımlanan ilk öyküsü budur.. Ki yıllar sonra bu ülkenin çocuk edebiyatının en ünlü, en saygın ismi olacaktır. O kız çocuğunun adı, çok sevilen kitaplarının kapağında "Gülten Dayıoğlu" yazmaktadır..

Gülten Dayıoğlu, ‘Kudret’ gazetesinde yayımlanan ilk öyküsünü kaybeder. Gazeteye başvurup arşivinden öyküsünü bulmak ister ancak gazete binasının yandığını öğrenir. Ne gariptir ki Dayıoğlu, gazetede yayımlanan ilk öyküsünde bir baca temizleyicisini anlatmıştır.

Gülten Dayıoğlu ailesiyle beraber İstanbul'a gelir ve ortaokula başlar. Türkçe öğretmeni onun edebiyata olan ilgisini kısa sürede keşfeder. Bir gün, Türkçe dersindeyken müfettiş gelir sınıfa. Öğretmen ders anlatırken müfettiş, Gülten Dayıoğlu'nun yanına oturur. Ders bittiğinde, sınıftaki çocuklar teneffüse çıkarken, öğretmen Gülten Dayıoğlu'nu müfettişle tanıştırmak için durdurur. ‘Biliyor musunuz Müfettiş Bey, bu çocuk edebiyatla çok ilgili ve inanıyorum ki ileride çok büyük bir yazar olacak."

Müfettiş, çocuğa bakar ve şöyle söyler: ‘Madem edebiyatı bu kadar seviyor, o zaman bu çocuğu kütüphanede görevlendirelim.’

Gülten Dayıoğlu o müfettiş sayesinde kütüphanede görevlendirilir ve raflardaki kitapları tek tek okumaya başlar. O gün derse giren müfettiş, Reşat Nuri Güntekin'dir...” SUNAY AKIN…

Sunay Akın’a teşekkür ederiz, yazar Gülten Dayıoğlu’nun hikayesini bizimle paylaştığı için…

“PAMUKKALE VE LAODİKYA’NIN GELİRİ DENİZLİ’DE KALMALIDIR” ÇAĞRIMIZIN 2284’İNCİ GÜNÜDÜR…

Pamukkale ve Laodikya Antik Kenti’nin gelirleri, Denizli’ye kalmıyor... Hierapolis, (Kutsal Şehir) binlerce yıldır, insanlara şifa dağıtıyor… Pamukkale ve Laodikya son yıllarda, Denizlililerin ilgi odağında değil… Artık, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın uygulamalarıyla Denizlililerin “Laodikya ve Pamukkale Sevgi Ateşi” söndü… Geçmişte, Denizlililer gelen konuklarını Pamukkale ve Laodikya’da ağırlar ve fotoğraf çektirerek anılarını ölümsüzleştirirdi… Şimdiler de ise; böyle anılar ölümsüzleşmiyor…“PAMUKKALE VE LAODİKYA’NIN GELİRİ DENİZLİ’DE KALMALIDIR” çağrımıza Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy, yanıt verene kadar devam edeceğiz…

ÇARŞAMBA’NIN SÖZÜ:

“Bir millet eğitim ordusuna sahip olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin kalıcı sonuçlar vermesi ancak eğitim ordusuyla mümkündür.."

Mustafa Kemal ATATÜRK

YORUM EKLE