MASALDAN ÇIKMIŞ BİR GÜN: YUMAKLI VE KARAGÖL

Çocukluğumda yaşadıklarım gelir kimi zaman aklıma tebessüm ederim, kaybettiklerimi anımsar hüzünlenirim. Öylesi zamanların birin de yani bir kış gününün sabahında kent koyu gri renkli, soğuk ve pusluydu. Arkadaşlarımla yola çıktığımda dağlarım, yaylalarım, ağaçlarım, pınarlarım, çamurlu yollarım, çiğdemlerim, sarı nergislerim ne haldedir görmek-göstermekti derdim.

Kent Merkezinden uzaklaştıkça hava değişti. Yukarılara doğru tırmandıkça mavi ile beyaz yarışır oldu adeta. Önce sis dağılır gibi oldu sonra yine bastırdı. Bıkmadan umutsuzluğa kapılmadan devam edip Tavas / Yukarıboğaz Ağılca geçidine ulaştığımızda karlı bir ortam ve bulutların arasından gelen gün ışığı ile coşkulu çocuksu heyecana kapıldık.

***

Durup ortamı yaşamak ve birkaç kare fotoğraf alıp anı ölümsüzleştirelim dedik. Çok da iyi ettiğimizi sonra anladık. Burası kara yolunun Cankurtaran'dan da yüksek olan kısmıydı. (Rakım 1235)

Hedefimizde Sandıras Dağı’nda bulunan 1334 rakımlı yazları kuruyan Karagöl vardı. Nasıl ulaşırdık? Kar var mıydı? Değer miydi? Çamur veya kar sorun olur muydu? Bu sorular kafamda uçuşurken tedirginliğimi arkadaşlarıma hissettirmeden yol alıp Beyağaç ilçe merkezine ulaştık. Burada çobanlık yaptığım ilkokul zamanlardan arkadaşım Muhammet’in kahvesinde azıklarımız ve orada yaptırdığımız tostlarla kahvaltımızı yapıp eksik malzemelerimizi tamamladık.

Zaman kıymetli yol uzundu ve hemen yola koyulduk. İlçeden ayrılıp dağa tırmanmaya başlarken anladık ki yükseklere geceden sabaha kadar kar yağmış. Her taraf bembeyaz. Durmayalım ve yola devam edelim bir an önce ulaşabildiğimiz yere kadar gidelim istedik. Önümüzden bir aracın zorlukla gittiğini yolda bıraktığı yalpalayan izlerinden anlıyorduk.

***

Yumaklı Yaylası’na çıktığımızda adeta büyülendik. En başta ben büyülendim. Onlarca yıldır bildiğim hemen her mevsim gittiğim bu yayla bir masal diyarı gibiydi. Ortada bir göl. (yaylanın düzünde su birikmemesi için yapılan menfez tıkanınca düzlük göle dönmüş) Karşıda Sandıras Dağı’nın zirvesi “Çiçek baba” sisler içinde, ağaçlar kar altında, yaylanın ortasındaki Koca Çam altındaki kulübe ile birlikte adeta bir tablosundan fırlamış gibi… Anlatılası, yaşanılası ama hep öyle kalsa keşke denilesi bir ortamdaydık. Arkadaşlarımın bu ortamı doyasıya yaşaması için yarım saatlik fazladan serbest zaman verdim.

Sonra yola devam ettik Alaçam mevkii ve Karagöl yol kavşağı… Burada asıl sürpriz bizi bekliyordu. Aracımız ana yoldan ayrılınca ancak 50 metre kadar ilerleyebildi. Sonra inip göle kadar yürümek ve etkinliğin sonrasını tamamen fiziki güce dayandırarak tamamlamak gerekecekti. Bu mesafe gidiş dönüş ve orada dolanmalarla beraber en az 10 km demekti.

***

Güzelliğin etkisinden olsa gerek hiç birimiz tepki vermeden çantalarımızı ve içeceklerimizle atıştırmalıklarımızı alarak karlar üzerinden Karagöl’e doğru yola koyuluyorduk.

Müthiş güzeldi ortam. Etraftaki teper karlı, ağaçlar kar altında yol bembeyaz ve gökyüzünde güneş ve gökyüzü maviye dönmüştü. Daha ne istenir ve ne denirdi ki… Bu olsa olsa hayal olurdu. Ama değildi! Kar üzerinde bir yabani hayvanların izleri vardı,  bir de bizimkiler…  Bir ara yılkı da denen katırları gördük toplu halde kardan korunmak için olsa gerek sık dallı çam ağaçlarının altına sığınmışlardı. Onlarda bize bakıyorlardı şaşkın halde biz onlara. Herhalde “bunların ne işi var burada” diye düşünmüşlerdir.

***

Karagöl’ü ilk gördüğümüz yerde anı fotoğrafımızı çekip yoldan göle doğru inmeye devam ettik. Göl sahiline yaklaştığımızda karlı zeminin altının batak olduğunu fark edip kenarlardan gitmeye ve güzelliği doyasıya yaşamaya çalıştık. 

Gölün çevresini bir baştan bir başa dolaşıp güney kesiminde bir de çay molası verip güzelliği içimize sindire sindire izleyip hafızalarımıza kaydettik.

Hava bulutlanabilir, yağış gelebilir gibi endişemiz yoktu. Ama ısınan hava ile eriyen karlar ağaçlardan aşağıya yağmur gibi damlıyor ve ıslatıyordu altından geçerken. Yola koyulup bir an evvel araca ulaşıp yemek ihtiyacımızı karşılamaya karar veriyorduk. Zira zaman epey ilerlemişti.

Yaşadığımız, gördüğümüz onca güzellik ardımızda kalmış, ama en güzellerini benliğimize kazımış olarak aracımıza ulaşıyorduk. Araçta bıraktığımız yiyeceklerimizi bu kez sabah karlar altında bıraktığımız Yumaklı Yaylası’nda yemeye karar veriyorduk. Mini ateşimizi yakacak kolay pişecek yemeklerimizi pişirip sıcak çaylarımızı yudumlatıp günü tamamlayarak geri dönecektik.

***

Düşündüğümüz gibi yaptık her şeyi bir farkla tabi. Sabah kar-buz altında bıraktığımız Yumaklı da şimdi bahar vardı. Kar-buz kalkmış yerine kar çiğdemleri ile sarı Nergisler almıştı.

Yemeğimizi önümüzdeki göle karşı yiyor, yorgunluğumuzu suyun maviliği ile uzak tepelerin karlı görüntüsünü seyrederek atıyorduk.

Çocukluğumun güzel anılarını tekrar hatırlayıp, biraz hüzün, biraz sevinç yaşadığım ama hiç bu kadar etkilenmediğim memleketimin dağlarından şehrin gri havasına geri dönmek zordu bu kez. Ama yaşam böyle bir şeydi…

YORUM EKLE
YORUMLAR
Aysel Efilti
Aysel Efilti - 3 hafta Önce

Rüya gibi bir geziydi gercekten. Yaziyi okurken tekrar yaşadım o günü, ne guzel anlatmis Zeki Akakca.