NAYLON VE DİĞER PLASTİKLER

Meslek hayatını ve hatta öğrencilik dönemini mühendislik malzemelerine ve onların özelliklerine, nerelerde kullanılacağına adamış birisi olarak "malzemelerim" hakkında bir köşe yazısı yazmaktan şimdiye dek hep imtina ettim. Yazmaktan çekindim. Meslekten olmayanları sıkacak olmaktan korktum.

Sene başından beri marketlerdeki poşetlerin kısmen ücretli olmasıyla plastikler günlük hayatımıza da damga vurmaya başladı.

Almanya'nın Hitler döneminde de profesörlük yapmış biri plastikler üzerine bize ilk bilgileri aktardığı bir dersinde onların ilerde çevre sorunu yaratacağını düşündüğünü ve plastiklere yapılarını bozacak bakteriler katmayı planladıklarını anlattığında sınıfta büyük bir heyecan başlamış, soru yağmuru kaçınılmaz olmuştu.

Gerçekten bakteriyel önlemler hiç alınmadı ama plastiklerin çevre sorunu yaratacağı ve yarattığı 50-60 sene sonra iyice kanıtlanmış oldu.

İşin teknik tarafına fazla eğilmeyen ve genelde halkın sağlığını da ön planda tutmayı laftan ileri geçiremeyen sorumlularımızın bile Batı ülkelerinden etkilenip poşet tüketimini sınırlama gayretine girmeleri gösteriyor ki, artık bıçak kemiğe dayanmıştır.

Çöplüklerde ve diğer açık yerlerde plastikleri yok etmek için ateşe verebilenler ve işin nereye varacağını bilmeyen muhtar ve belediye başkanları bu davranışlara ses çıkarmayıp hatta teşvik bile edenler az değil.

Açıkta yakılan plastiklerin çoğu kanser yapıcı duman çıkarır ve teneffüs edildiğinde vücudumuza zararlıdırlar. Kanser dahi yapabilirler.

Yapıları icabı korozyona uğrayıp bozulup yok olmazlar. Onları açıkta ancak güneş ışınları parçalayıp küçük parçalara ayırır ama yok edemez. Bu yüzden okyanuslarımız dahi mikro plastik denen parçacıklarla dolmuştur. Deniz canlıları o plastikleri vücutlarına almaktalar ve o canlıları tüketen insanlar da nasiplerini almaktadırlar.

Bunun bilincinde olan Batılılar plastik çöplerini ya kapalı kazanlarda yüksek sıcaklıklarda yakmakta veya bizim gibi teknik bilgileri pek yüksek seviyelere ulaşmamış ülkelere "ucuz hammadde" olarak satmaktadırlar.

İçinde bulunduğumuz Mayıs ayındaki bir habere göre:

"Almanya'da kişi başına düşen ambalaj atığı 220 kg'dır. Bu atıkların, plastik olsun, metal olsun, kağıt olsun bir kısmı Türkiye'ye satılıyor. Türkiye'ye giden atıkların miktarı yıl be yıl artmaktadır."

Hurda demirden, hurda kağıttan, atık plastikten oluşan bu ithal atıkların sınırlarımıza girerken hangi denetimlerden geçtiğini bilemem. Bu arada bizde halk sağlığı konularının çoğunlukla nutuk malzemesi olarak kaldığı da hep şüphelerimiz arasında olmuştur.

Alman resmi istatistiklerine göre Almanya'dan Türkiye'ye satılan plastik atıkları miktarı 2017'de 18.000 ton iken hemen 2018'de 50.000 tona çıkmıştır.

Akarsularımızın ardından göllerimiz ve denizlerimizin kirlilik durumu tüyler ürperticidir. Bütün kirlenmeler elbette plastik kaynaklı olmasa da onların bozulmadan çok uzun yıllar varlıklarını koruyabilmeleri bizde büyük endişelere vesiledir. Neden mi?

  • Bizler yetkilerimizi sorumlulukla beraber kullanmaya biliyoruz.
  • Yasalarımız ve onlara bağlı yönetmeliklerimiz çoğu zaman kağıt üzerinde kalıyor.
  • Denetim mekanizmaları sadece zaman zaman işletiliyor ve bazen hiç yapılmayabiliyor.
  • Güçler ayrılığı, yargı bağımsızlığı... hasılı hukuk devleti vasıfları uygulamada, dolayısıyla gerçekte tartışmalı alandan reel alana bir türlü çekilemiyor.

Bu tespitlerden sadece biri bile en yüksek seviyeden kaygı duymaya yeterli iken -korkarım- biz bunlardan hepsini birden kanıksamış durumdayız.

Bu kaygılar sadece plastikler (biz plastiklerin hepsini "naylon" sanmaktayız) ve çevre sağlığı hususunda değil. Hukuk devletini ciddiye alamadığımızdan olacak hemen hemen her konu bir sorun yumağı olmaya aday durumundadır.

Oysa nüfusumuz almış başını gidiyor. Köyler sönüyor ve kentler az kontrolle şişiyor. Doğa artık atıklarımızı sindiremiyor. Çadırlarımızdan dışarı savurduklarımız artık soğan ve karpuz kabuğu olmaktan çıktı.

Trafik ve eğitim konuları gittikçe düzeleceğine zorlaşmayı sürdürüyor.

YORUM EKLE