NEREDEN NEREYE

Çocukluğumun geçtiği 1940'lı yıllarda köy kahvelerinin en sevilen sohbet konuları "askerlik hatıraları" ve "av hikayeleri" idi. Babamın 30'lu yılların sonunda Yozgat ve Nevşehir'de yaptığı jandarma erliğini ve o zamanın İçanadolu yaşantılarını hiç unutmadım. Kuzey Ege kıyılarından çok farklı bir hayat sürüyorlardı oralarda.

Köy sakinlerinden diğer yaşlıların hepsinin hangi illerimizde, hangi askerlik sınıfında ve kaç sene hizmet ettiklerini biz gençler olarak hep bilirdik. Zaten bazılarının lakapları da askerlikleriyle ilgiliydi: "Hüseyin Çavuş", "Hasan Onbaşı", adını değil sadece "Bahriyeli" olduğunu bildiğim birisi, "Bandocu Yusuf Dayı"... gibi.

Askere gidip bir daha gelmeyenler mi ararsın, Erzurum'da askerlik yapıp oradan portakal bahçesi vaadiyle kız alıp gelen mi ararsın, oysa bizim köyde hiç bir tür narenciye yetişmez. 30'lu yıllarda Assos'a gelen kızcağız bir daha Erzurum'a nasıl gitsin?

Askerlik hikayelerini hep heyecanla dinlerdik. Çok tekrarlandığı için detaylarını bile bilirdik. Birer coğrafya dersi gibiydiler. Asker arkadaşları adeta akraba sınıfına yüceltilmişlerdi.

Av hikayeleri malum. Keklik avı, tavşan avı ve hatta balık avları herkesinki herkesinkinden daha aladır.

Şimdilerde durumlar çok değişti. Askerlik hikayeleri yıldan yıla azaldı ve bugünün gençleri için hikaye ve macera olmaktan çıktı. Duyuyorum ki Özcan'ın Fatih asker olmuş. Babası panayıra (Ayvacık Panayırı 26 Mayıs) gelecek diyor. Yani -neredeyse- altı aylık bir askerlik bugünküler...

Bizim kuşağın hikayeleri bugün hastalıklar üzerine. Civardaki tüm hekimleri biliyorlar. Hatta İstanbul ve İzmir'den de birkaç ünlü hekim profesör sayabilirler.

30'lu ve 40'lı yıllarda hastalıklar hikaye olamıyorlardı. İnsanların hayat beklentileri de 50 yaşı pek bulamıyordu. Osmanlı'da bir sağlık bakanlığı hiç olmadı. Taşradaki teba kocakarı ilaçlarından ve üfürükçülerden medet umardı.

Bugün Çanakkale'nin, Denizli'nin en geri kalmış ilçesinde bile hastane ulaşımı ve ambulans bağlantısı var.

Bu yazımı kaleme alırken yatmakta olduğum hastaneyi refakatçimle birlikte topa tutuyoruz. Yeni bir hastane binası olduğu halde tuvalet kağıdını bırak onları takacak tutacakların bile olmaması veya kırık dökük olması, tuvalet kapaklarının kırık olması, bazı prizlerde elektrik bile olmaması, su ve ışık donanımlarının doğru düzgün monte edilmemeiş olması eleştiri konumuz oluyor. Anadolu'nun diğer kentlerinde de hastane binalarının itinasız kontrol edilmiş ve bilinçsizce teslim alınmış olması kader sayılıyor. Devlete sahip çıkılamıyor ve devlet malları sanki bizim değilmiş gibi işlem görmeleri sinirleri bozuyor.

Merkezi idaremizin çoğunlukla sorumluluklar yerine yetmeyen (!) yetkilerle uğraşması bir taraftan devleti küçültmeye çalışanlarla onu korumaya çalışanları karşı karşıya getiriyor.

Ankara'da çok iyi niyetlerle tanzim edilen tarım danışmanlarını (10 000 adet) taşra bir türlü amacı doğrultusunda devreye sokamıyor ve bu kıymetli müessenin işlemediğini de kimseye anlatamıyor.

Yerel yönetimlerin çağdaş bir şekilde güçlendirilmesi, devlet çarklarının bazılarının boşa dönmemesi herkesin hayali... "Büyük Şehir" fikrinin bizdeki şekliyle bir umut vaad ettiğini düşünüyorum. Ama bu doğru başlangıç güzelce sonlandırılmalıdır. Eyalet korkusu, bölünme korkusu, güvensizlik, hukuk devleti kurallarının işlememesi elimizi ayağımızı bağlamakta.

Bakalım 2023 yılında nerede olacağız.

YORUM EKLE