O ÂLEMDEN SEÇKİN DOSTLARIM OLMADI

Cılız cüssenle yıkılıp kalacağını düşünürsün. Kitaplara bakar, her bir kitabı dikkatle raftaki yerlerinde incelersin. İtinayla saklayıp tuttuğun kitapların üzerindeki tozu içine çekersin.  Bu nüktedan kitapların tatlı bir aroması vardır. İnsanı huzur dünyası içine alan, uykudan öncesini sorgulatan kadim bir koku. Bu kokunun, almış olduğun tadın yokluğu ile bir insanın yokluğu arasında durgun adımlar atacağın aklına gelmezdi.

Geceye ait yıldızlar kayıp gidiyor. Zamana yerleşip yer eden bir gece. Pencereyi sarsalayan rüzgâr da yok.

Dediler ki, “…” sen de Yazacağım ilk öyküyü mutlu insanlara adıyorum,” yazdın boş kâğıda.

Elindeki ve eteğindeki ve avucunda tuttuğun taşları dökmek için yollardan ve iç yollardan bambaşka yollara geçebilmek umuduyla, isimlendiremediğin bir hevesperlikle kendini kurşun kaleme sarılmış buldun. Bu metnin, yazmış olduğun diğer metinlerden ayrıcaklıklı, üzerinde kalıcı yanık izleri bırakacak kadar etkili olduğunu düşünüyorsun.

Gitmen gerekiyordu. Korkak bir insanın yapacağı gibi. Şimdi, yeteneksiz bir yazarın ilk metin denemelerinden hiçbir farkı olmadan bir terk etme, terk edilme hikâyesinin kıyısında başıboş yürüyorsun. İçe dönük, içine dönük. Tasarısı olmayan bir metni bütünlüklü hale getirmenin zorluğuyla baş başa kalmış olmak tuhaf hissettiriyor. Her ne kadar yazmak istediğini yaşamış olsan da kelimeler boğazında düğümleniyor, zihninin süzgecinden geçerken takılıp insanı zorluyor. Bir kelime öncesi ile sonrası arasında mıhlanıp kalıyor zihnin ve elin, kıpırtısız bekliyorsun, zamanla geçecek diye umut ediyorsun. Gerçek ile kurmacanın başında, ortasında ve sonunda olmak metruk bir sis ortasında olmaktan farksız değilmiş.

Yazar dostların “Hiç mi terk edilmedin şimdiye kadar, neden kaleme aldın bu metni?” diyeceklerdir. Desinler, kemiksiz bir dil mevcut sonuç itibariyle. Onlar ki, bir paragraf sonrasında Selçuk Altun’dan alıntılamış olduğun cümle ile onlar hakkındaki düşüncelerini yalansız dolansız, pirüpak bir şekilde öğrenmiş olacaklardır. Gelgelelim şimdilik yazar dostlarının sorusunun cevabına: Evet, okur karşısına eleştiri ve deneme kitaplarının arasından ilk kez bir öykü ile çıkacaksın. Neden? İlk kez terk edilmedin ama seni terk eden bir insandan, bir kitaptan çok farklı bir şeydi bu. Kitabın da insanı terk edebileceğine inanıyorsun. Gerçek ile kurmacayı harmanlamadığın takdirde hakkında “Aklını yitirmiş, kafayı sıyırmış, gerçekten hasta” gibi cümleler kurulduğunu işiteceksin kör kulislerden, sarhoş masalardan sızan.

Selçuk Altun: “Kitap dünyası genelde dönek, nankör ve dedikoducuydu ama o âlemden seçkin dostlarım oldu.” Kızsınlar bana. Mevsimler durmaksızın geçip giderken doğru söz bizlerde uğranılmayan bir liman oldu. Kızsınlar, zihin labirentinde dönüp duran fakat çıkış yolunu açmaya niyeti olmayan dostlarından olmayacaksın. Kaybolacaksan, yalnız kalacaksan, pürüzsüz gökyüzünden mahrum kalacaksan, seni dostlarından ayıracak olan nehrin bir yakasında tek başına kalacaksan da bu senin kararındır, vazgeçmezsin. Dolayısıyla bir sonraki cümlen daha da netleşti.  

 “Kitap dünyası genelde dönek, nankör ve dedikoducuydu, o âlemden seçkin dostlarım olmadı.” Buna inanıyorsun efendim, buna. Kesinkes.

“Bu öykünün benim için tatlı acı hatıraları vardır,” yazacaktın, ancak vazgeçtin, çünkü biliyorsun ki, mutlu sonla biten hikâyelerin yazılmadığına inanıyorsun. En azından senin okudukların için böyle diyebiliyorsun.

Anıların kıyısındasın, gözlerini açtığında ise odanda, sandalyende elinde kurşun kalem ile bu paragrafı nasıl tamamlayacağını düşünüyorsun. Enine ve boyuna olabildiğince büyük bir mezarlıktan denizi izliyorsun sanki. Bu oylumlu, seni tuhaf bir labirentin içerisinden çıkmamaya odaklamış olan sığınağında yalnızsın. Ellerin titriyor. Paragraf genişledikçe her harf kendisine verilen şekilden bağımsız ayrı bir şekle bürünüyor. Okumadığın kitaplar, yazdığın deneme ve eleştiri taslakları birer mezar taşından farklı değil tirşe gözlerinde.

Dediler ki, “…” sen de, gidebileceğin bir yer aradın, taradın, kâh oraya kâh buraya adımlar attın, gedik vermeyen gerçek ve kurgu ile kalemin ucunda boğuştun ve şöyle dedin: “Acı bir bilgiden ötesine geçmiyor bilmek.” Sonra yazdın, buraya, bu cümlenin bu paragrafta yer alacağına kesinkes inanıyorsun. Silmeyeceksin, asla.

“Aşkın ne olduğunu ben bu öyküyle öğrendim,” yazdığına bakmıyoruz, aşkın öğrenilecek bir şey olmadığını cümle sonunda karar verdiğini biliyoruz. Silgi kullanmak gibi bir huyun olmadığı için silmedin. Üzerini karalayabilirdin ama bunu harflere yapamayacağını fark ettin. Oysa sen hiç böyle biri değildin. An gelirdi sayfalarca metnin gözünün yaşına bakmadan çöpe atabilirdin. Öykü seni içine çeken, bilmediğin, fakat öğrenme aşamasında olduğun kadim bir tür mü? Düşünüyorsun. Hayır, hayır, kutsallaştırmıyorsun elbette. Aşkı ve sevgiyi, özlemeyi ve tutkulu bakışmaları da kutsallaştırmıyorsun. O yüzdendir ki, aşkın ne olduğunu da hâlâ öğrenememişsin ki bir kez daha…

“Saadeti bu öyküde tattım,” yazdın, yazdığına inanmadığın halde. Evet, bu metnin okurlarına yalan söylemekten asla çekinmiyorsun. Bataçıka ilerleyen bir öykü kesinkes gerçeklerle var olmaz, diye düşünüyorsun. Dalgasız, duru, boylu boyunca uzanmış mavi bir ummanda değilsin, kaybolmadın hâlâ, varlığın bu odada, sana ait odada, metnin içinde, okurun dudaklarında ve gözlerinde ve zihninde.

Dakikalar geçiyor, saatin tik takları kulaklarının kıvrımlarında dolaşıp sana güneşin doğuşunun yaklaştığını anımsatıyor.

“Bir şey daha öğrendim bu öyküyle her şeye sahip olmak isteyen elindekini de kaybediyor.”

Sonra diyecekler ki, dinlediği şarkılar da olmasa öykü yazamazdı. Cevap vermeli misin, yoksa bu tuhaf odada suspus kalmaya devam mı etmelisin, bilmiyorsun değil mi?

Sekiz dakika otuz iki saniye süren sessizliğin, kıpırtısızlığın, uzaklara bakmaların.

Bilmiyorsun işte. O âlemden seçkin dostların olmadığı için bu metni de sokaktan geçen birisine yazdırdın.

YORUM EKLE

banner206

banner205