ÖĞRETMEN VE ÖĞRETMENLER GÜNÜ

Gelecek nesil sizin eseriniz olacaktır!” diyen Atatürk haklı mıydı? Yoksa o zamanın öğretmenlerine yüksek moral vermek için mi söyledi bu sözü? Yani “laf” olsun diye edilen bir söz müydü?

Bir söyleminde Ata’nın Türk öğretmenine ettiği bu övgü dolu güzel deyiş mutlaka samimi olarak ve inanarak söylediği sözdür. Buna kesin inanmak gerek.

Gelelim bu sözün edildiği öğretmenlere: Öğretmenlerimiz kendilerine Ata’nın verdiği bu görevi yapabildiler mi? Yapabiliyorlar mı?

Bence o günün öğretmenleri insanüstü bir gayret ve heyecanla çalıştılar. Koskoca ama kör kütük cahil bir milletten nispeten okur-yazar bir halk yarattılar. Ata’nın verdiği o heyecan ta 60’lı yıllara kadar sürüp geldi.

Ya ondan sonra ne oldu bizim bu kutsal mesleğin insanlarına?

Maaşlarının az olduğu bahanesiyle olsun, sağ-sol çekişmesinin içine girmelerinden olsun, öğretmen mesleğinin değer kaybetmesinden olsun, durumlar çoğunda değişti.

Cumhuriyetin öğretmeninde alışmış olduğumuz o vatan aşkı, o fedakarlık ve özveri, o meslek heyecanı uçup gitti. Dersine hazırlanmadan giren öğretmen sahne aldı. Öğretmenlik mesleğini diğer daha önemli gördüğü işleri yanında metazori icra ettiği bir duruma getirenler türedi. Zamanın gerisinde kaldılar; ellerine ve evlerine ne gazete ve ne de kitap alır oldular… Hatta 25 senelik ama okur-yazar olmayan öğretmene bile rastlar olduk.

Ne öğretmenisiniz hocam?” “Türkçe öğretmeniyim” konuşmasına şahit olan yakınlarım var.

Anadilini doğru okuyup yazamayan Türk çocukları herhalde Bulgar öğretmenlerin eseri değildir.

Soruyorum bir Köy Enstitüsü mezunu emekli öğretmene: “Hocam, K harfi (ka) diye mi okunur, yoksa benim de ilkokulda öğrendiğim gibi (ke) diye mi?”

Cevabı yürekler acısı: “Her ikisi de olabilir”.

Bu soruyu H harfi için de sorabilirdim: (He) mi olacak, (ha) mı olacak, (haş) mı, yoksa (eyç) mi?

Anadilimizin geldiği durumlara bir bakın?

Kızım, şuradaki cümle nereden başlıyor, nerede bitiyor?” diye soruyorum bir yüksek lisans (master) tezini göstermeye gelen bir üniversite mezununa. “Şurada başlıyor ve burada bitiyor” oluyor cevabı bana metin üzerinde göstererek. “Ama” diyorum, “bak bu arada dediğin o cümle içinde iki nokta daha var, onlar neyin nesi?

Bu Türk çocuğu istisna değil. 12 Eylül hükümeti bu rezaleti gördüğü için üniversite öğretimine zorunlu olarak Türkçe dersi getirdi. Okutmanlarımız lise mezunu gençlerimize Türkçe öğretmeye başladılar: Sert sesli harfler şunlardır, yumuşak sesli harfler bunlardır…

Evet sevgili ve saygıdeğer öğretmenlerim, Ata’nın emanet ettiği gençleri bu hallere getiren hangi milletin öğretmenleri acaba?

Serçenin, karatavuğun adını bilmeyen, kazı ördekten ayırt edemeyen, hiçbir ağacı tanımayan, hiçbir otun adını bilmeyen gençlerimizde tabii ki anne-babanın da çok büyük günahı var. Ama kendisi bu durumda olan bir sınıf öğretmenine çocuklarımızı nasıl oluyor da emanet etmek zorunda kalıyoruz?

1923’den bu yana 95 yıl geçti. Hala okuma-yazma seferberliğini tamamlayamadıksa ve Türkiye'nin dört bir yanında okuması-yazması olmayan öğrencilere lise diploması veriliyorsa ben kime yanayım?

Mazeretlerinizin hiçbirini dinlemek istemiyorum. Bu durumumuzdan vazife çıkarmayan kaymakam, vali, bakan hazretlerine de saygılarımı sunarım.

(NOT: Yukarıdaki yazı 2012 yılında 24 Kasım "Öğretmenler Günü" vesilesiyle kaleme alınmıştı. Az değişikliklerle 2018 yılında da ilginize sunulur.)

YORUM EKLE