ÖLÜ AĞAÇLAR ÜLKESİNDE

Yitik zaman, eski defterler ve sararmış sayfalar… Oralarda dolanmak gibi bir şeydi ruh halim.

Yıllar öncesinin acısını tekrar anımsamak, arada motorun sarsmasıyla bu güne dönmek gibi bir duygu hali…

Yaklaşık kırk beş yıl önce yaşadığım bir yolculuğun geçtiği bölgelerin bir bölümündeydim. Çok dramatik bir deneyim, iç acıtan bir hikaye, yokluğun yoksulluğun çaresizliğin ve beklentinin sonucu muydu ki; diye sorduğum sorular…

Dağdan tomruk indiren bir kanyonun kasasında başlayıp, sonrasıda Fethiye’ye maden taşıyan başka bir kamyonla süren ancak onunla da bitmeyip Dalaman’a tomnruk taşıyan başka bir kamyonla Köyceğiz yakınlarında sonlanan yolculuktu anımsadığım.

Şimdi anımsadığım o yolculuğun geçtiği bölgenin bir bölümündeyim.

Kamyonların sarsıntısı, tozu, toprağı, anlaşılmaz konuşmaların geçtiği anlar, gözümden akan yaşları babamdan saklayışım, yüzümü kapatıp uyuyormuş numarası yapışım, göz yaşımın tuzlu suyunun dudaklarımdan dilime inişi, gözüme toz kaçtı bahaneleri ile halimi gizlemeye çalıştığım anlardı anımsadıklarım…

Kısa başlık vermeye çalıştığım bu yolculuğun geçtiği yerlerden Kırkbeş yıl sonra Kros motoruyla geçiyordum. Bu kez zorunluluktan değil geçmişi anımsamak içindi.

2019 yılı Temmuz ayı ortasında sabah erken saatte başladığım yolculukta hedef Sandıras Dağı çevresinde bir daire çizmek.

Dairenin merkezinde ise 2300 rakımlı Çiçekbaba zirvesi kalacak ve onun çevresinde dolanıp kültür yaşam ve doğadan kesitler alıp fotoğraflar çekmekti amacım.

Bu yolculukta en hızlı ve pratik ulaşım aracının coğrafi koşullar gereği Kros Motoru olduğu kararına varmış ve yol arkadaşım Oktay Tıkım’ı da onun için seçmiştim .

Sabah saatinde yiyecek, içecek ve fotoğraf için malzemeleri yüklenip yemeklik ilaveleri ve ekmeği alıp yola çıktığımızda güneş yeni doğuyordu. Motorla yolculuktan tırsan ben tek kişilik motorda 2. kişi olarak yolculuk yapıyordum.

O kadar hızlı gidiyorduk ki; kısa sürede Denizli il sınırını geçip Çerçi Gediği-Çıralı Oluk Mevkii derken Köyceğiz-Ağla yakınlarındaki Gökçeova Göleti’nde ulaşmıştık bile.

Sabahın ilk saatlerinde burada kamp yapan insanlar henüz uyanmış bir kısmı halen çadırlarında oyalanıyordu. Bizi ise nefis bir manzar karşılıyordu. Suyun kıpırtısız duruşu, tertemiz bir gökyüzü ve mavilik ve yeşil ve çam ağaçları, şırıl şırıl akıp göleti besleyen kaynak suları…

Gökçeova da biraz etrafı izleyip fotoğraflar çektikten sonra bende ayrı bir yeri olan “Ölü Ağaçlar” bölgesine doğru yola koyuluyoruz. Gideceğimiz bölgeye ulaşım için normal yol yok. Çok eskiden kullanılan orman yolu ise çok tehlikeli…

Motorun bizi taşıdığı yere kadar ulaşıp kahvatımızı yaparak güney cepheden Çiçekbaba zirvesine doğru yürüyoruz. Benim hedefimdeki ağaçları karşıdan görüyorum. Zirvede ise terk edilmiş yangın gözetleme kulesi adeta bizi gözlüyor. Yıllar önce Kartal Gölü bölgesinden yürüyerek geldiğim bu bölgelerdeki ağaçları buluyor tekrar fotoğraflıyor ve özlem gideriyorum.

Ama en üzücü olanı bir kısmının doğal nedenlerle yıkılırken büyük kısmının ÇIRA ve ODUN amaçlı motorlu testerelerle kesilmiş olmasıydı. Burası ki “I. derece doağl ve arkeolojik sit alanı” bu karar İzmir II. Nolu Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’nca alınıp tescillenmişti. Şimdi ki; zamandaki durum tam anlamıyla bir rezalet...

Çekimlerim ve gezi sonrası üzüntü ve biraz da insan olmanın utancıyla geri dönüp motoru bıraktığımız noktaya ulaşıyoruz.

Zaman öğle saatini çoktan bulmuş. Bu kez Gökçeova göleti yanındaki maden sahasında hummalı doğayı katletme çalışmasına tanık oluyoruz. Üzüntüye bir halka daha ekleyip, yönümüzü orman yolundan doğuya çeviriyoruz.

Çiçekleri ağaçları mantarları ve katırlarıyla kendine özel bir bölgedeyiz. Ancak bunun değerini bilmiyoruz diye hayıflanarak “Çövenli” yoluna dağın doğusuna yöneliyoruz. Artık önümüzde dağın dereleri ve doğal kaynaklarını toplayıp kapalı sistem ile adı her ne ise bir su pazarlama şirketinin alıp götürdüğüne tanık oluyoruz.

Nihayetinde hedeflerimizden biri olan Çakmak Köyü’nün bir mezrasındaki küçük bahçeli tomruk bindirmeli evlerin olduğu yere ulaşıyoruz. Çok ilginç geliyor evler bize. bir kaç kişiyle uzaktan selamlaşıp yolumuza bu kez Denizli-Beyağaç yönünde zirvenin tam doğusuna geçerek devam ediyoruz. İncebel geçidini aştığımızda Denizli sınırlarına girmiş oluyoruz.

Zaman iyice ilerlediği ve acıktığımız için “İçen Ölmez “ adı verilen su kaynağında mola verip yemeğimizi yiyor ve çayımızı demleyip içiyoruz. Biraz da dinlendikten sonra motorumuza tekrar atlayıp Boyalıdere yönünden Gökçay vadisine iniyoruz. Gökçay a inip alabalık bakmak istiyoruz. Ancak burada da bir şok bizi bekliyor. Yolun dahi işlemediği bazen motordan inip yaya yürüdüğümüz yerlerde balıkları avlamak için patlayıcı kullanılıp tam anlamıyla bir katliama tanık oluyoruz. Doğayı canlıları bu kadar hoyrat kullanan başka toplum varmıdır diye sormadan edemiyoruz.

Yaklaşık 44 yıl önce geçtiğim yerlerden bu kez “Demir At” ile geçmiş, geçmişi anımsamış, tebessüm etmiştim birazcık. Fakat doğa adına onca kötülüğü yapmış insanlar olarak çokça üzülmüş utanmıştım insanlığımızdan .

Boyalıdere, Ilıca ve Gökçay derelerini arkamızda bırakıp Karagöl’e ulaştığımızda gün akşama ilerlemesini sürdürüyordu. Suyun iyice çekildiği yerde bir grup Angut ve kurbağalar bizi karşılıyordu burada ve birde gölün rengarenk otları.

Karagöl de biraz oyalanıp birkaç kare fotoğraf çektikten sonra az kalmışta olsa yolun zorluğunu düşünerek başladığımız noktaya geri dönüyorduk.

Geride hoş bir zaman dilimi, doğaya verdiğimiz zarar, anılar ve biraz da motorun vücudumuzun belli bölgelerine verdiği sancı kalıyordu…

Zeki Akakça

YORUM EKLE

banner206

banner205