OSMANLI DÖNEMİNDE FİYATLAR VE ESNAFIN DENETİMİ

Klasik Osmanlı döneminde ekonomi uzmanları yoktu. Daha doğrusu dünyanın hiçbir yerinde ekonomi bir ihtisas alanı değildi. Avrupa’da ilk iktisatçılar 18. yüzyılda ortaya çıkacaklardır. Osmanlı’da maliye bakanı konumundaki defterdar bile ekonomi konusunda ihtisası yoktur. Ama maliye bürokrasisinde çalışanlar hesap kitap işlerinden anlayan memurlar vardır. Tecrübeyle zaman içerisinde bir ekonomik sistem ortaya çıkmıştır. 

Osmanlı ekonomik sisteminin gayesi adalet ve refah içerisinde bir toplumdur.  Devletin temel görevi sosyal refahı sağlamaktır. Bu yüzden talep yönlü değil arz yönlü bir ekonomik prensip benimsenmiştir. Bu prensip talebin arttırılmasına dayalı bir sistem olan kapitalizmden ayrılır. 18. yüzyılın sonlarından itibaren sanayileşme ile üretim bolluğu meydana gelmiştir. Bu yüzden kapitalizm talebi arttırmaya çalışır. Bunun için moda ve reklam unsurunu kullanır. Sanayi öncesi çağda üretim düşük ve nakliyat ve ulaşım zor ve pahalıdır. Bu sebeple devlet piyasada mal bolluğunu sağlamak için arzı arttırmaya çalışır.  

Klasik Osmanlı zihniyetine göre insan alıcı değil verici olmalı; yani bencil değil diğerkâm (altrüist) olmalıdır. Bu zihniyetin oluşmasında Ahilerin büyük payı vardır. Burada esas olan kapitalizmin idealize ettiği ferdî menfaat değil, toplum yararını kendi menfaatinden önde tutmaktır.

Osmanlı ekonomik anlayışını kapitalist zihniyetten ayıran temel hususlardan birisi rekabet ve çatışma yerine işbirliği ve dayanışma prensibidir. Sabah dükkânına gelen müşteriyi kendisinin siftah etmiş olduğunu, yandaki komşusunun henüz siftah etmediği için ona gitmesini tavsiye eden bakkal hikâyesi bu çerçevede bir anlam kazanır. Buna göre ticaret hayatında, ziraatta ve ekonominin her sektöründe ve sosyal hayatta rekabet ve çatışma kötü kabul edilmiş, bunun yerine işbirliği ve dayanışma teşvik edilmiştir. Bunun tabii sonucu olarak fiyat, ücret ve üretim alanlarında rekabetin asgariye indirilmesi hedeflenmiş, grup içi dayanışma esas olarak belirlenmiştir. Grup içinde işbirliği ve dayanışma prensibine uymayanlar gruptan dışlanmakla cezalandırılmışlardır.

Mîrî toprak rejimi, millet sistemi, esnaf örgütlenme tipi, vakıflar, Osmanlı düzeninin temel unsurlarını oluşturur. Osmanlı ekonomik anlayışı esas olarak adalet prensibine dayanır. Toplum içerisinde eşitlikçi ve dengeci bir yaklaşım söz konusudur. Siyasi ve ekonomik gücün belirli ellerde toplanması adaletsizlik olarak algılanır. Esasen Osmanlı dünya görüşüne göre sürekli zengin olmak, serveti arttırmak bir amaç değildir. Çünkü bu dünya fânidir ve dünyaya kazık çakmanın yolu yoktur. Dolayısıyla zenginlik hırsı hoş görülmez. Zengin olanlar hayır yapmaya teşvik edilir. Üretim ve kâr amaç değil araçtır. Osmanlı insanı için bu dünyada zenginlikten ziyade şan ve şöhret sahibi olmak daha önemlidir. Şan ve şöhret sahibi olabilmek için de paşa olmak lâzımdır. Paşalığın yolu da devlet kapısına girmekten geçer.

***

Teknolojik gelişmenin olmadığı bir dönemde haliyle üretim de düşüktü. İklim şartlarının iyi gitmediği zamanlarda; sel ve çekirge afetleri sebebiyle bölgesel kıtlıklar söz konusuydu. İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerin iaşesi büyük problem teşkil ediyordu. Bu yüzden devlet müdahaleci bir yaklaşımı benimsemişti ve üretimden tüketime ekonomiyi denetlemeye çalışırdı. Üretici ve tüketiciyi fiyatlar karşısında sürekli koruyan ve kollayan bir iktisat siyaseti esastı. Denetim mekanizmalarından birisi narh uygulamasıydı. Narh uygulaması örfî olmakla beraber uygulamada İslâm’a aykırı görülmemiştir.

Gerçi İslâm ulemasının bir kısmı narh politikasını İslâm’a uygun olmadığı görüşündedir.  Onlara göre “ahvâl-i narh kitapta yoktur”, bu yüzden alışveriş iki tarafın rızası ile olmalıdır. Bu konuda Hz. Peygamber’in “Narh koymayınız, zira narh koyan kullarına darlık ve bolluk veren, onları rızıklandıran Cenab-ı hak’tır” meâlindeki hadisi ve diğer bazı dinî deliller öne sürülür. Keza Hanefi mezhebinin kurucusu Ebu-Hanife de devletin narh koyması ve fiyatların teşekkülüne karışmasını caiz görmemiştir. Ancak talebeleri İmam Ebu Yusuf ve Muhammed hocaları gibi düşünmemiş devletin narh koymasını kabul etmişlerdir. Kendisi sıkı bir medrese eğitimi almış olan Köprülü Fazıl Mustafa Paşa (1689-1691) da narh için “ahvâl-i narh kitapta yoktur, alışveriş iki tarafın rızası ile olmalıdır” diyerek İstanbul’da narhı kaldırmışsa da İstanbul halkının fakir tabakası aç ve sefil meydanları doldurmağa başlayınca İstanbul’un iaşesinin başka türlü mümkün olmadığı anlaşılmış ve narh politikasına geri dönülmüştür.

Narh uygulamasında en önemli rol kadı ve esnafa düşerdi. Şehirlerde her esnaf kolu loncalar halinde örgütlenmişti. Hepsinin üstünde Ahi Baba denilen esnaf reisi vardı.

Esnaf ürettiği malın fiyatını kendi belirleyemezdi. Bu konudaki yetki kadı’ya aitti. Esnaf üretilen malın maliyeti, teknik şartları ve harcanan emek hakkında kadı’ya bilgi verirdi. Kadı da narh verir yani malın satış fiyatını belirlerdi. Kadı genellikle maliyetin üzerine %10-15’lik bir kâr marjı ekleyerek malın fiyatını tespit ederdi. Çok emek gerektiren mallarda bu oran %20’ye kadar çıkabilirdi. Klasik Osmanlı çağında faizlerin %10-15 civarında idi. Dolayısıyla esnafın kâr marjı faizlere göre düşük kalıyordu. Bu sebeple esnafın zenginleşmesi söz konusu değildi. Devlet esnafa dükkân kirası konusunda yardımcı olurdu. Çoğu vakıf olan dükkanların kirası çok düşüktü. Bugün esnafın en büyük derdi yüksek dükkân kiralarıdır. Esnaftan zengin olanlar çıkarsa ona sen esnaf olmaktan çıktın git tüccar loncasına yazıl derlerdi. Tüccarların kâr marjı %25’ten başlıyordu.

                                                             ***

Uygulanan düşük kâr marjı sebebiyle esnafın büyük bir sermaye birikimi yapması mümkün olmadığından devlet esnafın sıkıntıya düşmeden istikrar içinde faaliyetlerini yürütebilmesi için imalathane, dükkân ve atölye gibi işyeri yapımında esnafa yardımcı olurdu. Ayrıca esnaf örgütlerinin ihtiyaç duyduğu çeşitli girdileri ve ham maddeleri temin etmek de devletin görevi idi. Devlet esnafın ihtiyacı olan ham maddeyi eşit olarak sabit fiyattan temin etmeye çalışırdı. Bunun için bölge dışına mal çıkışını önlemek için tedbirler alır; ihraç yasakları koyar, ithalatı serbest bırakır ve hatta teşvik ederdi. Bazen de belirli ürünlere, üretimin yapıldığı yörelerde el konur, bu mallar kentlere taşıttırılır, buralarda belirli yerlerde depolandıktan sonra devletin tespit ettiği narh fiyatlarıyla satılırdı.

Uzak pazarlar için üretim yapan belirli şehirler dışında şehirlerin çoğu kendi bulunduğu bölge için üretim yapardı. Ulaşım şartlarının kısıtlayıcı oluşu sebebiyle küçük şehir endüstrisinin hammaddesi de belli ve sınırlı bir bölgeden gelirdi. Bu sebeple rekabeti ortadan kaldıran hirfet sistemi, toplumun uyumunu ve geçimini güvence altına alan ideal bir düzendi. Rekabet ve kazanç hırsı, sosyal düzeni kökünden yıkacak bir suç gibi karşılanırdı. Esnaf teşkilatına bağlı zanaatkârlar arasında fütüvvet ahlâkı benimsemiş bulunmakta idi. Buna göre kazanç, dinî amaçlar ve ailenin geçimi için yapılmalıdır. Sırf kazanç, bir amaç olmamalıdır. Ticaret yapan kimse, yeteri kadar kazanınca pazarı terk etmelidir. Bu dünya nimetleri için değil, öteki dünya için çalışmalıdır. Hadsiz hesapsız kazanç peşinde koşmak, dinî ve ahlâkî bakımdan bir noksanlıktır. 

Ekmek, et, yağ, un, pirinç, bulgur, bal, tuz, vb. temel gıda maddelerinin fiyat seyri, genellikle yıllık mahallî üretim veya iç ihracat hacmine göre değişirdi. Bu tür gıda maddelerine belirli sürelerde mevsimlik narh uygulanır, haksız kazanç emelinde olan karaborsacılara (muhtekirlere) mümkün mertebe göz açtırılmazdı. Buna rağmen, zaman zaman muhtekirlerin yarattıkları sunî darlıklar ortaya çıkardı.

Toptancılar ile perakendeci esnafının sattığı mallar için ayrı ayrı narh verilirdi. Toptancıların dükkân açıp perakendecilik yapmaları yasaktı. Malın toptancılardan perakendecilere intikali belli bir düzen içinde gerçekleştirilir, esnafın malsız kalmaması amaçlanırdı. Narh sistemi Tanzimat’la getirilmek istenen liberal ekonomiye uygun değildi. Bu yüzden Tanzimat esnaf sistemini etkisizleştirdi ve narh sistemini kaldırdı. Mal arzının yeterli olmadığı durumlarda fiyatları belli bir seviyede tutmak mümkün olmazdı. Bu durumda bir malın resmî fiyatı bir de piyasa fiyatı ortaya çıkar veya karaborsacılık başlardı.

Narh politikası daha çok halkın temel ihtiyacı olan gıda maddeleri ve giyim kuşam ve çeşitli kullanım malzemeleri için uygulanırdı. Lüks tüketime yönelik mallar, sanat eserleri, ince kuyumculuk işlerinde fiyat kendiliğinden oluşurdu. Kadı bunların fiyatına karışmazdı.

                                                                         ***

Çeşitli savaşlar, ambargo, abluka gibi sosyal ve siyasi olaylar da fiyatları etkilerdi. Savaş dönemlerinde İran’la olan ekonomik münasebetler neredeyse tamamen kesilir ve İran’a ekonomik ambargo uygulanırdı. Bu da İran’dan gelen malların fiyatlarının yükselmesine yol açardı. Ayrıca ordunun iaşesi için piyasadan yüksek miktarda hububat toplanıp depolandığı için buğday ve arpa fiyatları yükselirdi. Meselâ uzun süren Girit savaşı sırasında sık sık Akdeniz’deki seyr-ü sefer emniyeti ortadan kalktığı için İstanbul’da pek çok malın fiyatında anormal yükselişler meydana gelmişti.

Esnafın kendi arasında güçlü bir sosyal dayanışma vardı. Orta Sandığı denilen yardımlaşma sandıkları herhangi bir sebeple sıkıntıya düşen esnafa çok düşük faizli kredi verirdi. Esnaf şehir ve kasabalarda güçlü bir orta sınıf oluşturuyordu.

Esnaflıkta mesleki eğitim usta-çırak ilişkisi şeklinde belirli ahlaki prensipler çerçevesinde yürürdü. Tecrübeli ustalara büyük saygı gösterilir, “baba” denilirdi.  

Bir şehirdeki herhangi bir esnaf kolundaki dükkân sayısı sınırlı idi. Diyelim ki bir kasabada 20 tane fırın varsa 21.’nin açılabilmesi için kadı’dan izin almak gerekirdi. Kadı 20 fırını o kasaba için yeterli görüyorsa 21.’nin açılmasına izin vermezdi. Çünkü bundan mevcut 20 fırıncı esnafı zarar görürdü.

Bir malın üretimi sırasında kontrol esnaf loncasına, pazara gönderildikten sonra ise muhtesibe aitti. Muhtesip kadı’ya bağlı olup, esnaf birliklerinde hükümetin bir temsilcisi idi. Görevi günlük hayatta halkla esnaf arasındaki münasebetleri düzenlemek, dükkânların sıhhîliğini ve esnafın temizliğini, tartı aletlerini, satılan malların kalitesini kontrol etmekti.  Kadı yanına muhtesibi alarak sık sık çarşı pazarı kontrol ederdi.

İstanbul’a narhın kontrolü bizzat sadrazamın sorumluluğunda idi. Sadrazam atandıktan hemen ertesi günü yanında İstanbul kadısı olduğu halde çarşı pazarı denetlemeye çıkardı.

***

Osmanlı ekonomik sistemi sanayileşme ve kapitalist anlayışın bütün dünyaya hâkim olmasıyla 19. yüzyılda yavaş yavaş ortadan kalktı. Esnaf loncalarının yerini sanayi ve ticaret odaları aldı. Cumhuriyet döneminde devlet 2000’li yıllara kadar gıda maddeleri, kumaş, giyim kuşam eşyası, ayakkabı, çay, şeker gibi maddeleri ürettiği için narh politikası uygulandı. Ama özel sektörün ürettiği mallar üzerinde fiyat denetimi azaldı.

Günümüzde kapitalist ekonominin rekabet ve çatışma prensipleri geçerlidir. Bir caddede 3-5 tane süpermarket açılabilir. Aynı malın farklı fiyatları olabilir. Devletin fiyatları kontrolü zordur. Devlet üretim maliyetlerini düşürülmesi konusunda bir şeyler yapabilirse belki fiyatları dengeleyebilir. Devlet akaryakıtta yüksek oranda vergi uygulamaktadır. Bu da ulaşım ve nakliyatı fiyatlarını yükseltmektedir. Bu yüzden sebze ve meyve fiyatları tüketiciye ulaşıncaya kadar ayyuka çıkmaktadır.

Merkez Bankasının uyguladığı para ve kur politikasına ekonomi uzmanlarının aklı ermemektedir.  Geçtiğimiz günlerde faizlerin %19’dan %18’e indirilmesini ekonomi bilimi ile bağdaştırmak mümkün görünmemektedir. Çünkü mevcut durumda faizlerin düşürülmesi değil arttırılması gerekmekteydi. Faizlerin emirle düşürülmesi döviz yükselmesine ve ithal malların pahalılaşmasına yol açacaktır.   

YORUM EKLE
YORUMLAR
Atilla Çildoğan
Atilla Çildoğan - 1 hafta Önce

Sabri ülkenesin
Osmanlı insanının zihniyet anlayışı
Bir lokma bir hırka anlayışı
Sermaye birikimini engelledi
Sanayileşmenin önünü kesti
Üretimin tezgah düzeyinde kalması yıkımı getirdi