Almanya’nın etkin korona mücadelesinde Denizli yer aldı

Çin’de ortaya çıkan ve kısa sürede dünyayı etkisi altına alan ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından ‘pandemi’ ilan edilen korona virüs (Kovid-19) ile mücadele devam ediyor. Özellikle Avrupa’yı kasıp kavuran virüsle en etkin ve başarılı mücadele eden ülkelerin başında Almanya geliyor.

Almanya’nın etkin korona mücadelesinde Denizli yer aldı

Aslen Denizli’nin Bozkurt İlçesi’nden olan ve Almanya’nın Kuzey Ren Westfalya Eyaleti’nin Başkenti Düsseldorf’ta yaşayan 31 yaşındaki gurbetçi Süleyman Sırma, ülkenin pandemi ile mücadelesinde etkin rol oynuyor. Denizlili gurbetçi, korona virüs dolayısıyla eyalet yönetimi tarafından kriz yönetimi uzmanı olarak danışmanlıkla görevlendirildi.

Çin’de ortaya çıkan korona virüs (Kovid-19) kısa sürede dünyayı etkisi altına aldı. Avrupa’da özellikle İtalya ve İspanya’da çok sayıda ölümlere neden olan korona virüse karşı Almanya, aldığı önlemler ve kriz yönetimiyle etkin mücadele veriyor. Dünya Sağlık Örgütü tarafından ‘Pandemi’ olarak ilan edilen salgının kademeli olarak gevşetilmesi kararlarının alındığı Almanya’nın salgın ile mücadelesinde Denizli de yer aldı. 31 yaşındaki Denizlili gurbetçi Süleyman Sırma, yaşadığı Almanya’nın Kuzey Ren Westfalya Eyaleti’nin Başkenti Düsseldorf’ta eyalet yönetimi tarafından kriz yönetimi uzmanı olarak danışmanlıkla görevlendirildi. Sırma; Salgında en sağlıklı kriz yönetimi nasıl olmalı?, Neler yapılmalı?, Nelere dikkat edilmeli? Merak edilen ve bilinmesi gerekenler hakkında Denizli Gazetesi’nden Fatma Tunçer’e anlattı. Almanya’da üçüncü kuşak olarak  doğup büyüdü ve Kuzey Ren Westfalya Eyaleti’nin Başkenti Düsseldorf’ta yaşıyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve memleketi Denizli’nin Bozkurt İlçesi’ne bağlı Baklankuyucak Mahallesi’nden. Asıl işi şirketlere yönetim danışmanlığı hizmeti vermek, buna eşzamanlı olarak 4 yıl önce gelecek teknolojiler üzerine AR-GE çalışmaları yapan Start-Up şirketini kurdu. Son olarak kovid-19 virüsü dolayısıyla, eyalet yönetimi tarafından kriz yönetimi uzmanı olarak danışmanlıkla görevlendirildi.

FATMA TUNÇER: Birebir konuşmamızda da dikkatimden kaçmayan bir şey oldu, memleketinizden çok bahsettiniz. Yani Baklankuyucak’tan, bu konunun sizin için özel bir önemi olduğu belli. Anlatmak iste misiniz?

SÜLEYMAN SIRMA: Mahalleme olan bağım aslında ideolojik bir düşünce. Elbette uzak akrabalarımız var ama tüm ailem ve yakın akrabalarım uzun zaman önce Denizli’ye göç etmiş. Fakat babam yine de izine geldikçe mutlaka köyümüze de gitmemize önem verirdi. Tabi çocukken buna anlam veremiyorduk, yaşımız ilerledikçe ne kadar doğru bir karar olduğunu gördük. Çünkü bir insanın benliğini oluşturması için, nereden geldiğini bilmesi çok önemli. Maalesef çoğu insanımız köyleri sevmiyor, hatta köyünü inkar edip kendini şehirli olarak tanıtmaktan gurur duyan insanları tanıdım. Buna anlam veremiyorum. Çünkü bir kaç kuşak öncesine baktığımızda hepimiz köylüydük ve bunda utanacak bir şey görmüyorum. Atatürk’ünde dediği gibi; ‘Köylü milletin efendisidir.’  Bu yüzden benim için asıl gurur kaynağım her zaman köyüm olmuştur. Bir zamanlar atam o yollardan elinde bavuluyla yola çıkmış, hayat nereden nereye sürüklemiş ve torunu olarak bizler aynı yollardan geriye dönüyoruz. Hayatım beni nerelere götürürse götürsün, ne kadar mevkii, makam sahibi de olsam, isterse sonunda yolum beni Marsa dahi götürse, benim köküm daima Baklankuyucak kalacak ve ben bununla gurur duymaya devam edeceğim.

FATMA TUNÇER: Süleyman Bey bu yazıda sizinle buluşmamızın sebebi içinde bulunduğumuz korona virüsle mücadele süreci, sizde bu süreçte kriz yönetimiyle ilgili önemli bir görevde yer alıyorsunuz. Detaylı bilmeyenler için kriz yönetimi nedir açıklayabilir misiniz?

SÜLEYMAN SIRMA: Kriz yönetimini anlamak için önce bunun bir adım öncesi olan ‘Risk Menajerliği’ni tanımamız gerekiyor. Buna da daha önce yaşanmış olan ve tekrarı beklenen herhangi bir felakete yapılan öngörü hazırlıkları diyebiliriz. Örneğin deprem, tsunami, orman yangını vs. gibi. Risk menajerliği kapsamında bu gibi durumlar için hazırlıklar yapılır ve beklenen felaketin yaşanması halinde kriz yönetimi için protokoller hazırlanır. Çünkü bu gibi durumlarda, kaybedeceğiniz her saat aleyhinize işlediği için, elinizde hazırda bulunan planlar sizin için çok büyük bir avantaj teşkil eder. Yani kısaca kriz öncesi yapılan hazırlığa ‘Risk Menajerliği’ denilir. Daha önce modern çağımızda eşi benzeri olmayan bir felaket ile karşı karşıya olduğumuz için, çoğu ülke Kovid-19 pandemisine neden hazırlıksız yakalandığını daha iyi anlayabiliriz. Asil kriz yönetimi ise felaket anında harekete geçildiğinde başlar ve karşı karşıya olunan duruma sistematik bir şekilde karşı koyma anlamına gelir. Dolayısıyla bu süreçte yaşanan felaketi analiz edip, belirlemek, daha önce risk menajerliği kapsamında yapılmamışsa, karşı önlemler ve strateji geliştirip, bunları geniş kapsamlı yürürlüğe geçirmektir. Bu çalışmalarınızı örneğin ekonomi, kültür, eğitim, sağlık sektöründe kapasiteniz, ilaç tedariki, medikal ekipmanlar gibi faktörler etkiler. Bunların içinde ama en önemlisi toplumdur. Bir kriz toplumla başlar, toplumla biter. Çünkü yönetilen toplum müsaade ettiği kadar yönetebilirsiniz. Bu da yönetimde gösterdiğiniz başarıyı birebir etkiler. Yani belirlenen yasak veya kurallara uyulmazsa yönetimi suçlayamazsınız.

FATMA TUNÇER: Dünya şuan ciddi bir sağlık sorunuyla karşı karşıya ve ülkeler bu kriz durumunda farklı yollar izleyebiliyor. Sizce bu süreci en iyi yöneten ülkeler neleri dikkatlerden kaçırmadı, nelere dikkat etti?

SÜLEYMAN SIRMA: Az önce de belirttiğim gibi krizle mücadeleyi etkileyen farklı faktörler vardır ve bunlar ülkeden ülkeye farklılık gösterir. Dolayısıyla her ne kadar ülkeler aynı kriz ile savaşsa da verilen kararlara baz alınan faktörler, ülkeden ülkeye farklı olduğu için, bir ülkenin uyguladığı yöntem, başka bir ülke için optimum olmayabilir. Bu yüzden bu durumda bir karşılaştırmada bulunmak verimli bir konuşma olmaz. Ama sorunuzu genel olarak cevaplandırmak için şöyle diyebiliriz: bir yanda ülkenize özgün faktörler, öbür yanda elinizde olan imkanlar. Bu ikisinin kesiştiği nokta ülkeniz için ideal çözümdür. Yani krizi en iyi yöneten ülkeler, içinde bulundukları özgün faktörler gereği, elinde olan imkanları en iyi şekilde kullananlardır. Ve bunların içinde bir faktör var ki, belki diğerlerinin toplamından daha da önemli, toplum! Topluma düşen sorumluluğun önemini belirtmek için örnek olarak üç ülkeden bahsetmek istiyorum: Almanya, Yunanistan ve Hongkong. Bu saydığım ülkelerin Kriz yönetimini etkileyen, her ülkeye özgün, birbirinden çok farklı etkenler var. Almanya dünyanın en iyi ekonomisine sahip ülkeler arasında geliyorken, Yunanistan’ın ekonomisinin ne durumda olduğunu yıllardır biliyoruz ve hatta bu durum ülkemizde halk arasında alay konusu.

“TÜRKİYE’DE HERKES HER ŞEYİ DEVLETTEN BEKLİYOR”

Almanya’da, benim de dahil olduğum, kriz yönetimi mükemmel iş çıkardığı için mi ülke olarak bu kadar başarılıyız? Yoksa ekonomisi güçlü ülke olduğu için mi? Kesinlikle hayır. Burada da hatalar yapıldı. Kovid-19 Çin’de yayılmaya başladığında, Almanya’da buna hazırlık olarak yapılması gereken Risk Menajerliği yetersiz kaldı. Salgının teşkil ettiği tehlike küçümsendi. Ardından hastalık ilk defa buraya sıçradığında, yani asıl kriz yönetimi başladığında, halen daha tehlike küçümsendiği için isteksiz ve geç önlemler alındı. Peki nasıl oldu da yapılan tüm hatalara rağmen Almanya şu an için dünya genelinde krizle mücadelede en başarılı ülkeler arsında yer alıyor? Cevabı ne para ne de mükemmel yürüyen kriz yönetimi, hayır, açık ve net: Toplum! Almanlar yeni durumlara çabuk adapte olabiliyor. Her ne kadar az önce belirttiğim hatalara tepki verseler de sonuçta, Türklerin yaptığı gibi haftalarca aynı konu üzerine tartışarak vakit kaybetmek yerine, çözüm üretiyorlar ve en önemlisi bunu Devletten beklemeden halk olarak kendi aralarında çözüyorlar. İnsanlar krizin ikinci üçüncü gününde yardımlaşma faaliyetlerine başladılar. Türkiye’de gençler sosyal medyada yaşlılarımızı videolarda alay konusu ederek prim peşinde koşarken, Almanya’da daha ilk günlerden gençler ihtiyar vatandaşları desteklemek için örgütlendiler. Gerçi bunu derken Alman yaşlıların da üzerlerine düşen sorumluluğun farkında olarak, yapılan tavsiyelere uydukları için belediyelerin ihtiyarların arsızlığıyla mücadelede bank sökmek zorunda kalmadıklarını da belirtmek istiyorum. Aynı zamanda okullar kapalı olduğu için çocuklar ve gençler kendilerine daha farklı görevler buldu. Örneğin çilek zamanı olduğundan ve normalde bu tür sezonluk işlere doğu Avrupa’dan işçiler getiriliyorken ve şimdi bu imkân olmadığından öğrenciler gönüllü olarak, sosyal yardımlaşma namına çilek tarlalarında yardıma başladılar ama tek siviller değil, iş verenler de kendi inisiyatifini kullanarak çözüm ürettiler. Bu konuda dünyaca tanınan bir restoran zinciri, alınan önlemler dolayısıyla çalışanlarını işten çıkarmamak için, halkın artan alışveriş ihtiyacını karşılama gayretinde takviye eleman ihtiyacı olan, Süpermarketlerle anlaştı. Kriz süresince ihtiyacı olmayan çalışanları marketlerde çalışacak. Bu kararı şöyle açıkladılar ‘Biz kendi aramızda çalışanlarımızın kriz sürecinde gelir durumunu sağlamış olduk. Böylece bizim ihtiyacımız olmayan destek ödeneklerini devletimiz bizim kadar şanslı olmayan branşlara ödeyebilir.’ Bu açıklama Almanların sosyal düşüncesinin ne kadar gelişmiş olduğunun bir kanıtı. Özellikle altını çizmek istediğim konu ise, Türkiye’de herkes her şeyi devletten bekliyorken, saydıklarımın Almanya’da toplum tarafından kendi inisiyatiflerini kullanarak yapılması.

“YUNİSTAN’DA YÖNETİM OLARAK DEĞİL, HALK OLARAK BAŞARILILAR!”

Yunanistan ise farklı zorluklar içerisinde mücadele veriyor. Yaşadıkları ekonomik kriz yüzünden geçtiğimiz on yılda 20 bin doktorun ülkeyi terk ettiğini, yine kriz yüzünden tek sağlık branşında değil, devletin her kurumunda personel eksikliği olduğunu biliyor muydunuz? Ya da kriz başladığında ülkenin toplam yoğun bakım yatağı sayısının sadece 565 olduğunu ve bunun yoğun çabalar sayesinde ancak 910’a çıkarıldığından haberiniz var mıydı? Bu verilere göre Yunanistan’da 100 bin kişiye düşen yoğun bakım yatağı sayısının sadece 8,5 ve bunun Türkiye’de 29,4 olduğunu biliyor muydunuz? Bütün bunlara rağmen, yıllardır ekonomisiyle dalga geçtiğimiz, küçümsediğimiz Yunanistan’ın Avrupa sıralamasında Kovid-19 ile mücadelede şu an için birinci olduğundan haberiniz var mıydı? Peki nasıl oldu da bu kadar negatif faktörlere rağmen Yunanistan ülke olarak son derece başarılı yol çiziyor? Cevabı yine aynı; toplum. Yunan halkı yaklaşık on yıldır ekonomik bataklığın içinde yaşıyor. Yönetim tarafından onlarca yasalar çıkarıldı, yeni düzenlemeler yapıldı. Bunlar çoğu zaman, liberalliği, hür yaşam tarzına düşkünlüğüyle bilinen ve kurallara uymama konusunda Türk milleti kadar başarılı olmasıyla tanınan Yunan halkı için, isyan sebebi oldu ki halkın protesto tepkisini geçtiğimiz on yıl boyunca bizde televizyonlarda izledik ama bu süreç içerisinde Yunan halkı olgunlaştı. Bir yandan krize alıştılar ve beklentilerini bu yeni hayat düzenine uydurdular, öbür yandan yönetimin verdiği kararlara güvenip uymayı öğrendiler. Şimdi ise alınan önlemlere disiplinli şekilde uydukları için yönetim olarak değil, halk olarak başarılılar!

“YAPILAN ÖNERİLERE UYULMASI KOVİD-19’UN YAYILMASINI DRAMATİK DERECEDE ÖNLÜYOR”

Son olarak Hong Kong’a bir göz atalım. Tüm dünyada ve özellikle Avrupa ülkelerinde hem günlük yaşama hem iş hayatına kısıtlamalar getiriliyorken, Hong Kong kısıtlamalarla değil halka yapılan tavsiyelerle toplumun kendine sorumluluk yükleyerek krizi yönetiyor ve Türkiye’de topluma karşı belli bir sorumluluk taşıyan haber muhabirlerinin bile “Kültürümüzden gelen sıcaklığın getirdiği yakınlığı” sosyal mesafe konusunda yaşanan ihlallere bir bahane gösterirken, Hong Kong’da insanların Karantina, İzolasyon, sosyal mesafe gibi tavsiyelere kesinlikle uyuduğunu görüyoruz ve resmi veriler bunun ne kadar etkili olduğunu gösteriyor. Hong Kong’da 1.106km² gibi küçük bir alanda 7,5 Milyon insan yaşamasına rağmen toplam hasta sayısı sadece 1.024 iken hayatını kaybedenlerin sayısı 4 Buna karşın İstanbul’da 5.461km² alanda 16 Milyon insan yaşıyor. Nüfus sayısı iki misli olduğuna göre toplam hasta sayısı yine iki misli olan 2048 civarında olması gerekiyorken maalesef yaklaşık 13.000 de olduğunu görüyoruz. Peki bunu nasıl açıklıyorsunuz? Cevabı yine açık ve net toplum! İnsanlar yapılan tavsiyelere uyuyor ve sosyal zekâ ile her bir birey taşıdığı sorumluluğun bilinciyle hareket edip krizi halk olarak idare ediyorlar. Dolayısıyla günlük yaşamına hiç kısıtlama getirilmeden hayatına devam eden insanların, yapılan önerilere uyması bile Kovid-19’un yayılmasını dramatik bir derecede önlüyor.

FATMA TUNÇER: Yani insanları evlerine kapatmanın yanlış olduğunu mu ima ediyorsunuz?

SÜLEYMAN SIRMA: Kesinlikle hayır! Baştan da belirttiğim gibi aldığınız önlemlerin elinizde bulunan imkanlar doğrultusunda olması gerekiyor. Türkiye’de yönetimin elinde maalesef değil tavsiyelere, yasaklara bile uymayan, her şeye tepki veren, her konuyu daha iyi biliyormuş gibi haftalarca tartışan, kendi işine bakmak yerine etraftakilerin işine karışan, her şeyi mutlaka yönetimden bekleyen ve dolayısıyla kendi çapında imkanlar yaratıp topluma olmasa bile en azından kendine bile fayda sağlayamayan, ama yönetimin verdiği kararlara saldıran Türk toplumu var. Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bunu söylerken gerçekten üzülüyorum, ama bu rasyonel gerçekleri değiştirmez. Maalesef insanlarımız yönetimin ne yapması gerektiğine kafa yormaktan kendinin ne yapması gerektiğini düşünmeye aciz duruma düşüyor. bu yüzden dışarı çıkma yasağı kesinlikle gerekli bir uygulama.

FATMA TUNÇER: Sizce halk her şeyi tepkisiz kabul mü etmeli?

SÜLEYMAN SIRMA: Buna cevabım da yine kesinlikle hayır! Hür bir toplumda herkes herkesi eleştirebilmeli. Ama yapılan eleştiriler de yerinde olmalı. Elinde olmayan konuları ne kadar eleştirirsen değiştiremezsin ve bu sadece zaman kaybına yol acar. Örneğin başta tartışılan ekonomik sorun. Devletin halkına ödeyecek parası olmadığı haftalarca tartışıldı. Ama bunu istediğiniz kadar tartışın, şu an için olmayan bütçeyi var edemezsiniz. Türkleri Almanlardan farklı kılan özelliklerden biri de bu. Türk milleti haftalarca sonucunu değiştiremeyeceği bir durumu tartışarak vakit kaybediyor. Alman ise içinde bulunduğu konuya kızıyor ama probleme yoğunlaşmaktansa elinde olan imkanlarla çözüm yolu arıyor. Bakın şunun altını çizmek istiyorum. Yapılan eleştiriler yanlış demiyorum! Ama şu an için gereksiz olan tartışmalardan bahsediyorum. Çünkü boş yere yapılan tartışma yüzünden kaybedilen zaman ve bunun yarattığı kaos toplumun aleyhine oynuyor ve insanlar ölüyor. Şu an için sineye çekip, sonra vakti zamanı geldiğinde tartışılmasından veya en geç sandık başında hesaplaşılmasından bahsediyorum.

FATMA TUNÇER: Acaba toplumun bu tutumu siyasal güvencesizlikten kaynaklanıyor olabilir mi?

SÜLEYMAN SIRMA: Benim işim siyaset değil, insan hayati kurtarmak. Bunun için her şeye rasyonel ve tarafsız yaklaşmam gerekiyor. Bir konuyu değerlendirirken kendi kişisel görüşüme göre değil, tarafsız hareket etmeliyim. Bu yüzden atılan adımlar ve verilen kararlar doğruysa, bunu hangi parti veya şahsın yaptığına bakmadan onaylarım. Yapılan yanlışları da aynı objektif şekilde eleştiririm. Yani karar odaklı değerlendirmede bulunurum. Türkiye’de hem toplum hem yönetenler maalesef tam tersini yapıyor. Değerlendirmeler karar odaklı değil, kararı verene göre yapılıyor. Yönetim yanlısı insanlar bilinçli veya bilinçsiz, yapılan yanlışlar da dahil, her şeyi onaylıyor. Yönetim karşıtı kesim ise yine bilinçli veya bilinçsiz, yapılan doğrular da dahil, her şeyi eleştiriyor. Çünkü rehberleri mantık değil, sadece duyguları. Bunun öbür tarafında bir de yönetim var. Maalesef yönetim de aynı tutumu sergiliyor. Muhalif kesimden sadece eleştiri geliyor diye, doğru olan eleştirileri de ciddiye almıyor. Yandaş kesimden sadece onay geliyor diye, kendini kusursuz görüyor. Bunların hepsi tamamen yanlış ve bahsettiğiniz siyasal güvencesizlik iste tam olarak buradan kaynaklanıyor. Bu Problem çözülmediği sürece ne yönetilenlerin yönetime ne de yönetimin yönettiklerine güveni olmaz. Güven ise ülke olarak karşılaşacağınız her türlü sorunu atlatmanızda en önemli rolü oynuyor.

FATMA TUNÇER:  Halk üzerine konuştuk, peki yönetim hakkında görüşünüz ne? Uzman olarak sizce Türkiye Cumhuriyeti’nde alınan önlemler yeterli mi?

SÜLEYMAN SIRMA: Yaşadığımız bu krizde bu kadar büyük ve kapsamlı yapılan mücadele ve çalışmaları sadece dışarıdan bakarak değerlendirmek büyük yanlış olur. Görevimin getirdiği tecrübe ile diyebileceğim; kriz yönetimi tarafından yapılan çalışmalar dışarıya farklı yansıyor. Dolayısıyla bazı kararlar ilk bakışta anlamsız gelebilir. Bu yüzden her ne kadar uzman olsam da elimde geçerli veriler olmadan, durum değerlendirmesi yapmak doğru olmaz, ama şunu söyleyebilirim. Hatırladığınız gibi alınan önlemler, içinde bulunulan faktörler ve mevcut olan imkanların kesiştiği noktada olmalı demiştik. Bundan yola çıkarak değerlendirecek olursak, Türkiye Cumhuriyeti şu an için krizi gerek önlemlerle gerek yasaklarla, elinde olan imkanlara göre son derece iyi yönetiyor.

Ama değinmek istediğim başka bir konu var. Yunanistan'ın Avrupa sıralamasında krizle mücadelede en iyi ülke olmasının sebebini konuşurken yönetilenlerin yönetenlere karşı duyduğu güvenden bahsettim. Bu da en nihayetinde yetkililerin her şeyden önce kendi insanına öncelikli davranmasından kaynaklanıyor. Ülke olarak içinde bulundukları ekonomik sorunların farkındalar ve bu yüzden kısıtlı imkanlarını ekonomisi daha güçlü olan ülkelere yardım etmek yerine kendileri için kullanıyorlar. Bu da yönetilen ve yönetenler arasında olan güveni sağlıyor. Ama bunun yerine yönetim ‘biz bize yeteriz’ kampanyası başlatıp ‘biz’ dediklerinden başka herkese yetmeye çalışırsa Yunan halkının güvencini sarsmış olur ve bu da krizle mücadelede son derece önemli olan yönetilen ve yönetenler arasında olması gereken işbirlikçi ruhu olumsuz etkiler.

FATMA TUNCER: Siz Almanya da Türkiye’den yaklaşık üç hafta önce Kovid 19 ile mücadeleye başladığınız için, bizi bekleyen gelişmelerin içindesiniz veya ardınızda bıraktınız. Bizi ne gibi gelişmeler bekliyor? Gelecek haftalar için öngörüleriniz var mı?

SÜLEYMAN SIRMA: En kötü ihtimalle insanlar evde can sıkıntısı çekmek yerine kendini ve başka insanları Covid-19 ile hasta etme tehlikesini göze alarak kuralları ihlal edecek. Tepki olarak yönetim ya kurallara uyulması için daha sert önlemler alacak ya da mecbur kuralları gevşetmek zorunda kalacak. Bunun üzerine resmi verilerde artış görülecek ve yönetim bunun üzerine insanları tekrar evlerine kapatacak ve halk bu ikinci dalga dediğimiz hastalık artışının etkisiyle tekrar evine kapanmayı kabul edecek. Sonrası her şey tekrar baştan başlayacak ve bu durum en kötü ihtimalle bir aşı bulununcaya kadar devam edecek.

FATMA TUNÇER: Denizli’de aileniz ve sevdikleriniz var onlarla iletim içindesinizdir ve gerekli uyarıları yapıyorsunuzdur. Peki okuyucularımıza ne gibi önerilerde bulunmak istersiniz?

SÜLEYMAN SIRMA: Lütfen sabırlı ve duyarlı olun. Ayrıca ayrıntılı şekilde anlattığım konuları okurken şunu bilmenizi istiyorum. Geçtiğimiz haftalarda ortalama mesai sürem 15 saat idi. Bu kadar yoğun çalışma temposu içinde gelen davet üzerine TV Programları ve okuduğunuz çalışma ile halkımı bilgilendirerek faydamın dokunması için gayret gösteriyorum. Ben ne siyasetçiyim ne de Türkiye’de yaşıyorum. Bu emeğim için maddi hiç bir beklentim yada başka çıkarım da yok. Bütün bu çalışmaları 3 bin 200 km uzaklıktan milletim için yapıyorum. Ben buradan kendi çapımda faydalı bir şeyler yapmaya çalışıyorken sizler olduğunuz yerde çok daha faydalı şeyler yapabileceğinize inanıyorum. Yeter ki isteyin!

FATMA TUNÇER: Bulunduğunuz eyalet adına kriz yönetiminde önemli kararlara ve çalışmalara imza atıyorsunuz. Peki vatandaşı olduğunuz ülkemizden bu süreç için sizin katkı koymanız istense tutumunuz ne olur?

SÜLEYMAN SIRMA: Ben de her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gibi, milletimin ihtiyacı halinde severek vazifemi yerine getirmeye hazırım. Hemşehrilerimiz; gerek şahsıma ait s.srm_20 instagram hesabımdan doğrudan bana ya da Denizli Gazetesi aracılığıyla ulaşabilirler.

Güncelleme Tarihi: 04 Mayıs 2020, 10:29
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER