PARÇALAR – 4

[Parçalar’ın bu bölümü üzerinde çalıştığım bir metinde kendisini 2016 yılında var etti. Beş yıl aradan sonra dosyayı tekrar açıp bir kez daha okuyunca çıkarma kararı aldım. Kaybolup gitmesine gönlüm el vermedi. Sanırım ilk kez yok etmekten kaçtım. Bir şekilde bu dünyada kendisine yer bulsun istedim. O yüzden, burada okuyoruz. Son olarak, insanlık hali, belki üzerinde çalıştığım metinde tekrar var olur. Kim bilir? Zaman.]

Yaşlıları izlemek, bir şehri izlemek gibidir. Doğduğu zamanı, gençlik yıllarını bilmezsin sadece anlatırlar ve gözünde canlandırırsın. Oysa şehirlerin yaşlılıkları öyle midir? Hayır. Bir fotoğraf karesinin gizli kalmış sokakları kadar yalnızdır onlar, yaşlılar. Yürüdükçe dünyalarına açılırsın. Şu sokağın elli yıl önceki halini biliyor musun? Hayır. Anlatıyorlar sana ve gözünde canlandırıyorsun. Görmenin kelimelerden önce geldiğini söyleyen yazar bu noktada haklı çıkıyor. “Kelimeler hep yetersiz kalır,” diyor bir başka yazar ve sanki o da haklı çıkıyor. Çünkü baban da buranın kendisinden önceki hallerini bilmiyor. Bu böyle sürüp gidiyor. Çocuklarına görmediklerini anlatacaksın. Öncesinde ekleyeceksin “Babamın zamanında böyleymiş” diye ama orada da bile bir iki kelimeyi, ayrıntıyı, sokağı unutacaksın ve kendi gördüklerine geleceksin. Bu böyle sürüp gidecek, yaşlanacaksın, hayat. Gün gelecek kelimeler ölecek, gördüklerin kalacak. Fotoğrafların muğlaklaşacak. Geriye sadece ve sadece yazılmamış mektupların kalacak. Kimsenin görmediği mektuplar. Bu iğrenç bir devinimdir. Ne yaparsan yap, üç yüz altmış derece kendisini yaşatacak. Eksiklikleri ile.

Yürürken uzun, donuk bir sessizlik hakim olur; aklımdan geçen düşünceler, tekinsizlik kalıbı içerisinde mağarasından çıkamaz. Hep böyle olurdu. Konuşurdum, yalın ve keskin, kendinden emin bir ruhla daha çok konuşurdum,  kendisini ısırıp zehrini bırakan yılan cesaretiyle ve beni dinleyen de diriltici bir iki cümle söylerdi, susup kalırdım. Ne diyeceğimi bilemez, okyanus ortasında demirlemiş bir gemiden farksız gelip geçen lodosun şiddetiyle kesintisiz olarak olduğum yerde sıkışıp kalırdım. Sözcüklerin, harflerin arasında kilitlenir, cılız bir derenin sakinliğinde keder yüklü suskunluğumu yoğun bir biçimde yaşardım. Şapkalı a’nın elinden tutmaya çalışır, yanıma gelir gibi yapar, ardından hoyratça esen lodosla birlikte kaçardı hep. Elini bırakmıştım bir kere. Bırakmasaydım da o bırakırdı. Şimdilerde herkes herkesin elini bırakır oldu. Yalnızlık, çağımızın vebası. Ben yine itiraz ediyorum kendime, sonra herkese. Bir kavramdan öteye geçemiyor artık bu yalnızlık ve çağımızın vebası veyahut veba çağı. Odamdaki teleskoptan göremediğim kadar uzak. Gökyüzü karanlık. Beklenenin gelmediği, gelenin gittiği, kavramların anlatamadığı, fotoğrafların dilinin yetmediği, cümlelerin bir kenti anlatamadığı, overlokçunun anonsları, biraların art arda içildiği, kahvehanede elli iki kartların masa altından eşlere iletildiği, odaların kilitlendiği, kilitlenen odaların arkasında ölüme yaklaşan kadınların, kendisini asan genç kızların duyulmayan çığlıkları, Ankara Kalesi’nin tepeden şehri izlemesi, Kocatepe Camii’nin minarelerinin arasından görünen ay, kimi zaman dolunay ve çoğu zaman sisli, daha çok puslu havanın ardına gizlenen dolunay, nefes aldırmayan soğuklar, boncuk boncuk terleten bozkırın sıcaklığı, trafik ışıklarında kırmızı renkte yanan yaya lambası, tek tek bizleri terk eden arkadaşlarımız, sevgililer, yufka ekmek açan kadınlar, ateşin dumanından yavrusunu karşı ağaca taşıyan anne kuş… Tanrım, bu şehir huzursuz telaşlı yalnızlıkların şehri. Ankara. Bu kent geçmiş ile geleceğin arasındaki dev bir çığlık. Patlamaya yakın bir bomba. Gecekonduların arasında nefesini tutanların bıraktığı o nefes yıkacak gökdelenleri. Kimse anlamayacak neler olduğunu. Korku, endişe, çaresizlik adları olacak ayaklarını masalarına uzatıp emir yağdıranlar ve işçiler bir bir kapatacak makinelerin şalterlerini. Kapanan ışıklar aydınlatacak şehrin arka sokaklarını. Ekmek parası isteyen kadın, kucağında çocuk. Üç dakika sonra yanından yürüyüp geçeceğiz. O fark edecek mi bilmiyorum ama ben duracağım, coşkusunu yitiren ruhumla birlikte yanına oturup halini hatırını soracağım. Kucağındaki kız çocuğunu kucağıma alıp yanaklarına dokunacağım. İmkânsızlıkların arasında boğuşan insanlarla nefes almanın güçlüğünü yaşıyorum her gece. Kış. Sokaklar kar. Ve düşüneceğim: Eğer bir tanrı varsa bu çocuklar neden hâlâ yaşam kavgasının en acımasız olanını yaşıyorlar?

ESKİ DERGİLERDEN

Eski dergileri kurcalamanın, o dönemin dünyasını anlamanın gerek edebiyat gerek edebiyat dışı meselelerine ortak olmak ayrı bir yere sahip. Bu noktada, bu hafta Adam Öykü’nün 1997 yılının Ocak ayında çıkmış olan sekizinci sayısını radarıma aldım. Eski dergilerde kendimce mühim bulduğum nokta, dönemin yazarlarıyla gerçekleştirilen söyleşiler. Feridun Andaç’ın Hulki Aktunç ile konuşmasında birçok cümlenin altını çizdim. Ancak aşağıdaki konuşmayı öne çıkarmak istedim. Sohbet şöyle:

Feridun Andaç: "Yüksek basınçlı başarılar, alçak basınçlı başarılar "dan söz etmiştiniz. Şimdi bu döneme teğet düşen bir yanı var mı öyküde sizce bunun?

Hulki Aktunç: Şimdi şunun çoğaldığını görüyorum. Yüksek basınçlı başarıların: Bir anda her şey allak bullak olsun. Herkes benden söz etsin, benim kitabım ortaya çıksın, satılsın gibi güdülerin olması. Bir anda her şey birden olsun, ben de bir anda büyük hikâyeci olayım. Böyle bir eğilimin olduğunu hissediyorum. Somut örnek vermek gerekirse; düşük basınçlı başarılar ve emeklerin ne kadar güçlü olduğunu görebiliriz. O zaman şiirde Behçet Necatigil'i, öyküde Bilge Karasu'yu örnek olarak rahatlıkla verebilirim. Bundan yüksek basınçlı başarıların ne olduğu da ortaya çıkmıştır sanırım. Ne yapmıştır Necatigil? Yıllar yılı, ısrarla, kendini derinleştirmeye çalışmıştır. Karasu ne yapmıştır? Kendi yolunu, '50'li yıllardan beri ağır ağır, evrimler ne olursa olsun kendi yolunu, biçemini, dilini geliştirmeye çalışıyor. Bugün Necatigil gibi şiir yazmaya kalkarsanız, Nazım Hikmet gibi yazmaya kalkarsanız hemen ölürsünüz. Çünkü o, uzun yıllar taşıyarak getirdiği bir biçemi kolayca kurmamıştır. Bu kadar uzun yıllar üzerinde çalışılmış bir biçem olduğu için bir yontu gibi duru. Olağanüstü bir taş vardır, ona dokunamazsınız, ondan yararlanayım dediğinizde de ölürsünüz. Hikâyede de öyle. Yeni dönemde biçem arayışı son derece az rastlanan bir olay. Bakın, Mario Levi'de bir biçem arayışı görüyorsunuz. Adeta, "Ben o kadar karmaşık ruh durumlarımızı, insan sorunlarımızı anlatıyorum ki; bunu öyle kısa cümlelerle anlatmak mümkün değil," dercesine bir biçem arayışı vardır onda. "Bak bu adamın söyleyişi yeni bir şey getiriyor, yeni bir ufuk açıyor," denilebilecek yeni yazar sayısı az. Bugün işten anlayanlar 1969 yılında yayınlanmış bir Selim İleri öyküsü görseler, "A bu Selim İleri'nin," derler. Nedim Gürsel için de aynı şeyi söyleyebilirler. Bizden önceki kuşaktan, ama bizimle öykü yazmış Sevim Burak ortadadır. Orhan Duru, apaçık, o kadar külfetsiz ve mütevazi görünmesine karşılık, ortadadır. Van Gogh'un mudur, bir söz vardır : "Çerçevesiz bir tablo, ruhsuz bir beden gibidir ..." Biçim budur. Yani ruhsuz bedenler, bedensiz ruhlar var da; bedenli ruhlar veya ruhlu bedenler azalıyor gibi geliyor bana.

Kendimize sormak gerekiyor: Ne yazıyoruz, nasıl yazıyoruz, herkes benden söz etsin mi, söz edecekse birden mi söz etsin yoksa sindirilerek bir var oluş mu olmalı bu?

Günümüz araçları ile şunu görmek, tanık olmak çok sık rastladığımız bir durum: Sosyal medyada ne kadar güçlüysen o kadar ünlüsün. Bir yayıncının sitemine denk gelmiştim zamanında. Şuna benzer bir cümle kurmuştu: “Çıkarmış olduğumuz kitapların satışı, burada paylaştığımız kitap görselinin beğeni sayısının kıyısından dahi geçmiyor. Buraya inanmıyorum.” Evet, tam olarak cümle böyle olmasa da ve metni yazmadan önce küçük bir araştırmada ulaşamamış olsam da ana fikir aynıydı.

YORUM EKLE

banner220

banner221