REKTÖR BEYİN MAKAM ARABASI

Zaman zaman makam arabaları ile ilgili gazete haberleri gündeme gelir ve genelde olumsuz olan bu tür haberlerle toplum vicdanı sızlatılır, insanlar öfkelendirilir.

Son olarak da Siirt Üniversitemizin sayın rektörünün adı geçen bir makam aracı alım şartnamesi yayınlandı. Bu tür haberler ilerde de mutlaka eksik olmayacaktır.

Merkezi yönetimlerde bazı yasalarımız, yönetmeliklerimiz, yönergelerimiz, genelgelerimiz yurdumuzun bazı "tepeleri" arkalarına kadar ulaşamıyor. Hatta bazı "taşra" yetkilileri görevleriyle ilgili mevzuatı da sanki pek bilmiyorlar.

Bu davranışlarda "imam-cemaat" örneklemesi son derce etken. Çanakkale'nin Ayvacık'ında, Trabzon'un Dernekpazarı'nda, Denizli'nin Baklan'ında çalışan bir yetkili -mesela- bakıyor ki Ankara'da kurallar sıkça değiştirili veriyor ve kitabına uydurulu veriyor, o da devlet ciddiyetini farklı yorumlamaya başlayı veriyor. Kuralların -ihtiyaca göre- kolay değişmesi devletin ciddiyetini ve saygınlığını zayıflatır.

Türkiye'nin bir makam aracı cenneti olduğunu sadece bizler değil sınırlarımızın dışındaki cümle alem bilmektedir. İçinde oturulan arabanın çok kaliteli ve lüks olması ne yazık ki içinde oturanın kalitesini de yükseltmiyor. Hatta tam tersi bile anlaşılabiliyor bazen.

"Makam aracı" ile "hizmet aracı" arasındaki farkı çok kişi anlayamıyor. Basitçe söyleyelim: Makam arabalarının plakası kırmızıdır.

Özellikle siyah renkte olan diğer plakaları taşıyan araçlar (mavi ve yeşil olanlar da var) hizmet arabalarıdır ve makam aracı olarak kullanmalarına resmen izin dahi yoktur.

Kimlerin makam aracı kullanabilecekleri kanunen bellidir: İlçelerde sadece kaymakam ve -varsa- rektör. İllerde vali, kaymakamlar, rektörler... Başkentte bu sayılar hükümet erbabından dolayı biraz daha fazladır.

"237 sayılı Taşıt Kanunu hükümlerinin izin verdiği haller hariç, hiçbir makama arazi binek, jeep gibi taşıtlar ile yabancı menşeli taşıt, makam aracı olarak tahsis edilmeyecektir" ifadesinin ne kadar boşta kaldığı da herkesin malumudur.

Ne tarafa bakarsak bakalım, ülkede hukuk devleti varlığını aramaktadır gözlerimiz. En yüce mercilerin sürekli var olduğunu iddia ettikleri hukuk devletini ben şahsen göremiyorum. Kim bilir, belki de kabahat bendedir.

Misafir profesör olarak ders verdiğim bir Alman Uygulamalı Bilimler Üniversitesinde (Regensburg) rektöre samimiyetime güvenerek sordum: "Sizin neden makam aracınız yok?" "Bizim üniversite olarak bir resmi aracımız (minibüs) var. Ben kendi otomobilimi kullanıyorum. Park sorunu olan bir toplantıya veya konferansa gittiğimde kendi arabama üniversitenin şoförünü aldığım oluyor" demişti.

Regensburg'daki diğer üniversitenin rektörünü bir defasında makam arabasını toplantı yaptığımız kulübün önünde görmesinler diye birkaç sokak öteye park ettirdiğini görmüştüm.

Benzer şekilde Büyükşehir Belediye Başkanı da makam arabasını yemek yediğimiz lokantadan uzağa park ettirdiğini yaşadım. Zaten oralarda makam arabası plakadan hemen fark edilemiyor.

Bizde bu derece resmi araç enflasyonunun olmasını ve devleti daha az kayırıcı bir tutum içine girişimizi şahsen ben 1960'lı yıllardan sonra iyice belirgenleşen "cumhuriyet ateşi"nin sönmeye başlamasına yorumluyorum.

İlk duyduğumda öfkelendiğim bir "Osmanlı" deyimi var: "Devletin malı deniz, onu yemeyen domuz". Sanki o ruh tekrar canlanmış. Devlet-vatandaş dostluğu sanki bozulmuş ve devlet yalnız bırakılmış gibi...

Demokrasi anlayışımız da maalesef gelişemedi. Koalisyonlardan ve kompromisyonlardan korkar olduk. İktidar olmayı mutlak hakimiyet gibi görüyoruz. Başkalarının fikirleri bize uygun düşmüyorsa onlara "düşman" gözüyle bakmaya başlıyoruz. Tahammül gücümüz zayıf. Oysa ilerde -özellikle daha eğitimli gençlerimizden dolayı- çok daha "aykırı" düşünceli insanlarımız çoğalacaktır. Onları dinlemeye, dediklerini duymaya ve onlara katlanmaya başlamamız lazım.

Seçim dönemleri savaş zamanı değildir. Birlik istiyorsak, ki istendiği malum, toplumu germemek ve bölmemek gerekir. 1980 öncesini yaşayanlar bilir ki, o dönemler hiç de iyi değildi.

Düzenimizi korumak için öncelikle hukuk düzenimize güven getirmeliyiz. Sadece vatandaşın güvencesi ve sigortası değildir işleyen bir hukuk devleti; o aynı zamanda devleti de korur, onu zayıflatmaz, aksine saygınlık kazandırır.

Hukuk, Ankara'dan görünmeyen "tepelerin arkasını" bırakmaz, uzaydan bakar gibi her yeri görür. Kendi egemenliğini ilan edercesine hiç bir rektör ve hiç bir belediye başkanı veya diğerleri bildiğini okuyamaz.

"Rektör Beyin makam arabası" konusu gösterdi bize yine pak olmayan tarafımızı.

YORUM EKLE