ŞAPKAYI ÖNÜNE KOYMAK

Günlük yaşantımızda bir nasihat verecek olduğumuzda, iyi düşünmesini istediğimiz dostumuza, “Şapkanı önüne koy düşün” deriz… Arkadaşımız Tahsin Eşmeli sosyal medyada, “ŞAPKAYI ÖNÜNE KOYUP DÜŞÜNMEK”, “ESKİ DENİZLİ” başlıklı iki yazı kaleme aldı…

İşte; Tahsin Eşmeli’nin yazıları;

“ŞAPKAYI ÖNÜNE KOYUP DÜŞÜNMEK
İnternette bu konuda bir araştırma yapayım dedim. Ama spor yorumcusunun yorumundan tutun da çok çeşitli yorumlar çıktı karşıma. Ama hiçbirisi bizim bu cümleden anladığımız anlamı vermiyordu. Çok yabancı geldi bana. Şapkayı önüne koyup düşünmek deyimi, bizim oralarda insanın kendi ile yüzleşmesi, iyi mi yaptım, kötü mü yaptım diyerek kendini yargılaması, kabacası ‘Ben ne halt ettim’ diye kendini yargılayarak bir sonuca varması için yapılan bir eylemdi. Yani bir çeşit özeleştiri. İnsanın bazen bunu yapması gerekiyor. Şapkayı yargılarken yargılayan da sen oluyorsun, yargılanan da. Eskilerin deyimi ile bir nevi vicdan muhasebesi. Aslında hepimizin bunu yapması gerek diye düşünüyorum.”

“ESKİ DENİZLİ”

Eskilerden hep övgüyle bahsederiz… O günler unutulmaz… Denizli’ye 1970’li yıllarda gelenler, gerçekten yeşil olan Denizli’nin yeşil dokusunun kaybolmasından çok rahatsız oldukları ortaya çıkıyor. Eşmeli, 1970’lerden unutamadıklarını tarihe not düşmek adına bizimle paylaştı.


“Çok eski sayılmaz belki ama daimi olarak 1981 yılında geldim Denizli'ye. Daha öncesinde Denizli'nin pazarı olduğu Perşembe günleri günübirlik geliyor, Bayramyeri ve etrafından başka yer görmeden ihtiyaçlarımızı karşılayarak köylerimize dönüyorduk.
Denizli'yi ayrıntılı olarak 1981 yılında tanımaya başladım. O zamanlar bile şimdi ki; zamanla kıyaslanamayacak kadar güzel ve sakin bir şehirdi. Daha eskiden daha da güzelmiş.
80'li yılların başında Denizli bu kadar göç almamış ve kozmopolit bir hale gelmemişti. Nüfusu yanılmıyorsam 125.000 idi. Suç oranı düşük, trafik ve park sorunu olmayan sakin, yaşanılabilir bir şehirdi. Çoğunlukla eski mimarisini korumuş, bahçe içinde, iki katlı ve cumbalı, bir çoğunun bahçesinde arıklardan aralıksız su akan yeşillikle bezeli bir şehirdi. Sokak çeşmeleri çok yaygındı. Evinde su şebekesi olmayanlar en yakın sokak çeşmesinden suyunu doldurup gelebilir ve ihtiyacını görürdü.
Cuma günleri öğle vakti Cuma namazı olduğu bir zamanda Kaleiçi veya Yorgancılar caddesine alışveriş etmeye gitseniz, dükkanlarda kimseyi bulamazdınız. Dükkanının girişine bir tabure veya sandalye koyan esnaf, dükkanının kapıları açık ve hiç bir koruma olmadan (Tabure ve sandalye hariç) Cuma namazına gitmiş olurdu. Hiç kimsenin de "Şuradan bir şey alıvereyim, çalıvereyim" fikri aklına gelmez, dükkan sahibinin gelmesini beklerdi.
Hiç unutamadığım olaylardan birisi de 1982 yılı 19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı törenleri dolayısıyla törenin yapılacağı Şehir Stadına, o zamanlar Denizli'nin en işlek ve ana caddesi Çınar caddesini trafiğe kapatmayalım diye, bizleri Saltak ve Çaybaşı caddelerinden stada götürmeleri oldu. Sabah erken. Üzerimizde bir slip ve de bir şort var. Mayıs olmasına rağmen hava serin. Saltak ve Çaybaşı caddelerinde sıra halinde geçerken benim içimi en çok ısıtan olay, bahçe içinde iki katlı ve cumbalı evlerinin bahçe duvarlarının hemen önüne oturmuş sohbet eden kadınların bizleri görünce şaşırmaları oldu. Kimi nineler peştemalları ile yüzlerini kapatırlarken genç bayanlar buna aldırış etmiyordu. Her evin bahçesinde büyük büyük ağaçlar vardı. Bizler geniş yolun ortasına serilmiş daracık bir asfaltın üzerinden yürüyerek ve Denizli'yi çevreleyen Ak dağların tepesindeki erimemiş karları seyrede seyrede yeşillikler arasında yol alarak stada vardık. Bayram gösterilerimizi yaptıktan sonra da aynı güzergahtan okulumuza döndük. Hayatımın en güzel anlarından biriydi.
80'li yılların ortasından sonra sanayileşmenin de etkisi ile Denizli yoğun bir göç almaya başladı. Göç ile birlikte Denizli'nin yapısı da bozulmaya başladı. Eski sakinlik yılları geride kalmıştı. İşin içine bir de rant girince bütün değerlerimizi yitirmeye başladık.
Eskiden kapılarını açık bırakıp giden esnaflar kapılarına kilit üstüne kilit vururken, bahçe ve yeşillik içindeki iki katlı cumbalı evler de yerlerini yavaş yavaş yedişer katlı beton yığınlarına bırakmaya başladı. Bu hata fark edilip geri dönülmeye çalışılmış olsa da, nerede sahibi tarafından boşaltılmış bir eski bina görsek biz onun başına neler geleceğini biliyorduk. Ya yanıyordu ya da bir şekilde yıkılıyordu. Ondan sonra da onun yerine yedi katlı bir apartman dikiliyordu. Şu an Saltak ve Çaybaşı caddelerinde eskiden kalma bir tek binanın haricinde tarihi bir bina kalmadı. Hele Çaybaşı caddesinden Akdağlar'ın başındaki karı görmek ise mümkün değil. Bu caddeler artık bir labirent gibi. Bu Denizli kent merkezinin genelinde yaşanan bir olay.
Bir iki örnek çeşmeyi saymazsak eğer sokak çeşmelerimiz kalmadığı gibi, evlerin bahçelerindeki arklar da, o arkların içinden akan sular da yok. Cumbalı yerel mimariden de belediyenin kurtarabildiği ve restore ettiği örnek bir kaç ev dışında bir şey kalmadı.
Denizli'nin eski halini düşündükçe çok üzülüyorum. Betona boğulmuş bir şehir haline geldi. Şükür gökyüzünü görüyoruz şimdilik. Ama aşağıdaki iki fotoğrafı karşılaştırdığınızda siz de üzüleceksiniz.”

Bize, dedelerimiz yeşil bir Denizli bırakmıştı, ama biz torunlarımıza yeşil bir Denizli bırakamıyoruz…

ARZU ÖĞRETMEN, ARKADAŞLARINI ARIYOR

Arzu Baydur Sarıyer öğretmenim sosyal medyada öğrencilik anılarını paylaştı. İzmir Buca Enstitüsü’nde iki arkadaşıyla çektirdiği fotoğrafın altına not düşen emekli öğretmen Arzu Baydur Sarıyer, “Öğrencilik yılları #tbtsi Buca Eğitim Enstitüsü bahçesi bir kış günü. Arkadaşlarım Sevim Kale, Ülkü Erol; kırk yıldır bulamadığım, görüşemediğim canım arkadaşlarım. Sizi bulacağım bir gün, o gün dilerim böyle bir fotoğrafımız olur... Öğrenciyim ama kazağımı kendim örmüştüm. O yıllarda kantinde, yurtta örmeyeni dövüyorlardı… Çantalarımızda kitap, deftere arkadaş yün ve şişler vardı. Yeni çıkan yünler müjdeleniyordu, yurdumuzun yan sokağındaki yüncü dükkanından... Polis otoları da tam önünde dururdu; otoların otobüs mü, minibüs mü? olduğuna bakar o gün çıkabilecek öğrenci olaylarının şiddetini tahmin ederdik...1975-1976 öğretim yılı” diyor.

Evet, bir dönemi paylaştığımız arkadaşlarımızı bazen hatırlamak, sağlıklarını merak etmek biz insanlara özel bir duygudur… Bu duyguyu uzun süre görmediğimiz arkadaşa, ilk sorduğumuz soru, sağlığı ve bunca yıl ne yaptığını özetlemesini istemektir… Arzu öğretmenime arkadaşlarına kısa sürede kavuşmasına diliyorum…

SABİT’İN SÖZÜ TARİHE GEÇECEK BİR SÖZ…

Acıpayamlı çevre aktivisti, Dalaman Çayı’nın kirli akmasını içine sindiremeyen Sabit Kızılhan, sosyal medya da, “DOĞA KENDİ SORUNLARINI KENDİ ÇÖZER. EĞER SORUN BİZ İSEK, BİR GÜN BİZ İNSANLARI DA ÇÖZECEKTİR” diye yazdı…

Sabit; yerden göğe kadar haklı… Ama alacağı yok…

PAMUKKALE VE LAODİKYA’NIN GELİRİ DENİZLİ’DE KALMALIDIR” ÇAĞRIMIZIN 1747’INCI GÜNÜDÜR…

Pamukkale ve Laodikya Antik Kenti’nin gelirleri, Denizli’ye kalmıyor... Hierapolis, (Kutsal Şehir) binlerce yıldır, insanlara şifa dağıtıyor… Pamukkale ve Laodikya son yıllarda, Denizlililerin ilgi odağında değil… Artık, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın uygulamalarıyla Denizlililerin “Laodikya ve Pamukkale Sevgi Ateşi” söndü… Geçmişte, Denizlililer gelen konuklarını Pamukkale ve Laodikya’da ağırlar ve fotoğraf çektirerek anılarını ölümsüzleştirirdi… Şimdiler de ise; böyle anılar ölümsüzleşmiyor… “Pamukkale ve Laodikya’nın Geliri Denizli’de Kalmalıdır” çağrımıza Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy, yanıt verene kadar devam edeceğiz…

PAZARTESİ’NİN SÖZÜ

“Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için kan döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müesseselerimizi müdafaa için lâzım olanı yapmağa hazırız.”

Mustafa Kemal ATATÜRK

YORUM EKLE