SEN ANLAT

Büyük bir çam ağacının arkasına gizlenmişti yaşananlar.

Her şeyi biliyordu. Önünde duran traktörü, kadınların konuşmalarını, dertleri, mutlulukları. Kaç evliliğe tanıklık etmişti o çam ağacı kim bilir ya da kaç yuvanın yıkılışına? Gün geçtikçe göğe yaklaşan bir ağaç. Çam ağacı.

İlk olarak evin salonunda emeklediğin vakti de bilir. Güneşin doğuşuna asla engel olmazdı. Pencereden usulca içeri girmesine izin verirdi. Haftalar geçtikçe göğe yaklaştığını fark etmemek elde değildi.

Konuşmaya ilk olarak o çam ağacının arkasındaki evde başladın. İlk kelimelerin, ilk yürüyüşün, ağlayışların ve gülüşlerin. Her şeyin ilkini o evde yaşadın. Hatta ilk doğum günün de o evde kutlandı. Günlerden cumartesi. Hiçbir şeyden haberin yok. Üflemen gereken mumu dahi annen söndürmüştü. Sen yaş pastanın ne demek olduğunu dahi bilmiyorken kutlanan şeyin ilk yaş günün olduğunu beş veya altı yaşına geldiğin vakit öğrendin. Fotoğraflar. Masanın ucunda duruyor şimdi. Amcan, teyzen, anneannen, annen, kuzenlerin ve sen. Baban yok. Askere gitmiş. Günler öncesinden göndermiş olduğu mektupla sevincinizi paylaşıyor. Üzgün olduğunu ne kadar belli etmese de yıllar sonra vitrinin en alt çekmecesinden çıkartılan albümü karıştırdığınız vakit anlatıyor üzgün oluşunu.

Yürümeye başladın. Önce o evin salonunda. Düştün. Ağladın. Dizlerin kanadı. Yanında baban yoktu. Olsaydı belki düşmezdin. Elini tutardı. Ağlamazdın. Dizlerin kanamazdı.Saçları siyah bir kadın. Annen. Öyle güzel gülüyor ki fotoğraf karesinde, babanın olmayışına üzüldüğünü anlamak çok güç. Bir gün sonra yazılan mektubu yıllar sonra okuduğunuz vakit anlıyoruz o gece ağladığını.

Bisiklete ilk kez o ağacın altında dokundun. O evin önünde oturdun seleye. Camdan seni izleyen annene, bisiklet üzerinden ilk kez o zaman el salladın. On metre anca gittin. Yerdesin. Sol dizin kanıyor. Sol elinin avuç içinde ise kırık bir cam parçası. Gözlerinden yaşlar akıyor. Pes edecek oluyorsun. İsyan ediyorsun babana. Önce elindeki camı çıkarıyor ardından dizine de pansuman yapıyor. Çıkıyorsunuz tekrar sokağa. Çam ağacının altına oturuyorsunuz. Anlatıyor. Sen ise öfkeyle bisiklete bakıyorsun. Baban tekrar aynı cümleleri söylemeye devam ediyor. Odaklanamıyorsun. Elini tutuyor. Diğer eliyle başını omzuna yaslıyor. Arkanızdaki çam ağacını anlatmaya başlıyor. O daha küçücükken üzerine çıkan çocukları betimliyor. Her şeye rağmen şimdiki halini görmeni istiyor. Direniyor. Gün geçtikçe gökyüzüne yaklaşıyor.

Bir sabah uyanıyorsun.

Çok uzaklardasın. Gökyüzüne ulaştığını söylüyor baban. Telefonu kapatıp ağlıyorsun. Ne dizin kanıyor ne de eline cam batmış. Babanın olmadığı fotoğraf karesindeki o güzel kadın, çam ağacının arkasındaki o yeşil evin salonuna her sabah şikâyet etmeden kahvaltı hazırlayan o kadın, anneannen, gökyüzüne ulaşmış. Gitmek istiyorsun, gidemiyorsun. İzin vermiyor şartlar. Günler, haftalar geçiyor. Bir bayram sabahı çam ağacının altında kendi kendine bunları sayıklıyorsun. Sen anlatıyorsun, o dinliyor. Ev sessiz. Konuş, diyorsun. Konuşmuyor çam ağacı.

Anlıyorsun ki artık gökyüzünde ulaşabileceği yere kadar ulaşmış çam ağacı. Tek tek odaları dolaşıyorsun. Gözlerin bir kadının camdan dışarıyı izleyişini arıyor. Yok. Hayat, demek istemiyorsun. Hayat, dersen eğer kabullenmek zorunda olacaksın bütün acıları. Oysa ne o yaşanmışlıkların bir daha yaşanmayacak oluşunu kabul etmek istiyorsun ne de o acıları. Dünyanın en güzel evinde, en güzel anılarını yaşadığın yerden günlerce çıkmak istemiyorsun. İnsan bazen acıları ve sevinçleri arasındaki o ince çizgi üzerinde kalır. Düşerse yanar. Düşmezse mutlu olacağına inanır. Oysa yaşananları hatırladıkça ve bir daha yaşanmayacak oluşunu bildiği an tekrar başlar gözyaşlarını tutamamaya.

Hiç beklemediğin bir anda telefonun çaldı akşamüstüne doğru. Karşı taraftakinin sesi titriyordu. Anladın bir şeylerin yolunda gitmediğini. Çünkü titreyen sesler, hayatın titrediğini, bir zelzele olduğunu öğretti. Yeşil ev, dedi. Çocukluğum, dedin.

Çam ağacı biliyor, anlatır her şeyi, dedi.

Gözlerin doluyor. Ağlıyorsun. İkinci defa ağlıyorsun hayatında. Birincisinde anneannen, gökyüzüne ulaşmıştı. Hatıralarını yaşatıyordun. İkincisinde hatıralar da gökyüzüne karışacak. Bulut olup başka diyarlara gidecek. Yağmur olup başka insanların anılarına şahitlik edecek.

Yeşil ev, seni dinleyeceğim bu yaz, önünde duran çam ağacından, diyorsun. Çocukluğumu anlat, diye yalvarıyorsun.

Bazı anılar, yaşanmışlıklar, acısıyla tatlısıyla hep bir şeylerin arkasındadır; bu, kimi zaman bir evin duvarları kimi zaman bir kişinin zihninin duvarları. Fakat, gün gelecektir ki her şey kendisini yok edecektir ya da adem yok edecektir. O güne kadar insanı diri tutan, yaşama bağlayan her şeye sarılmak bizim kollarımızdadır, bu sarılışa engel olmak da. Unutmamalı, ölüm var. Kaçınılmaz. Bu yazıyı okuduktan on saniye sonra hayatımızı kaybedebiliriz. Sarılmamak, affetmemek, öfkeyi biriktirmek, güzel olanı bir daha yaşamamayı seçmek sizin elinizde.

YORUM EKLE