SÖZ VARSA HER ŞEY MÜMKÜNDÜR

Stendal, ‘sokağa tutulan ayna’ diyerek edebiyat ve hayat arasındaki bağa dair yüzyıllardır süregelen bir gerçekliği ortaya koymuştur. Edebiyat, kendi içerisinde tarihtir. Bir roman, bir öykü veya bir şiir veya bir edebi tür, yazıldığı tarihe ışık tutabilmektedir. Edebiyat, tarihtir demek edebiyatın elinin kolunun ne kadar uzun olduğunu bizlere göstermektedir. Roman da bu noktada bir araçtır. Roman yazarı, kurmaca ile ne kadar ilişkili bir metin yazsa da bu bir şekilde gerçekliğe de bağlanabilir. Adalet Ağaoğlu’nun yaptığı tam da budur. Dar Zamanlar Üçlemesi’ne, bir noktada politik roman da diyebiliriz. Çünkü, Adalet Ağaoğlu, romanlarını toplumsal ve politik yaşamdan beslenerek yazmıştır, diyebilmekteyiz. Bu noktada edebi çözümlemelerde dikkat edilmesi gereken hususlardan birisidir romanın toplumsal ve politik oluşu.

Yaşanılan hayat, sanatı besleyen en büyük kaynaktır. Buna bağlı olarak edebiyatı/sanatı, toplumdan ayıramayız. Edebiyatın/sanatın, toplumsal olaylardan etkilenmemesi de düşünülemez; bu toplumsal olaylar, kimi zaman övülür, kimi zaman eleştirilir. Bu bir noktada eserin, toplum üzerindeki yeniden inşasına, toplumun değişimine, dönüşümüne olanak sağlayabilir. Yazar, yaşamış olduğu ya da yaşanmış olandan etkilenerek kendi duygu ve düşünceleri ile birlikte ortaya koyar. Bu noktada yazarı iki yöne ayırabiliriz. Bunlardan ilki toplumsal olana bir söz söyleme sanatıdır ve yazar bununla birlikte kendi fikirlerini söyleyebilir. İkinci olarak ise toplumsal olan geri planda kalarak kişisel duygu ve düşüncelerini, kırgınlıklarını, heyecanlarını ön plana alarak kendisini ifade aracı olarak kullanır. Bunların ikisini birbirinden ayırmamak, iki aracı bir arada kullanabilmek bir noktada Adalet Ağaoğlu’nun ortaya sunduğu eserlerde görülebilmektedir.

Siyaset, ilk insandan bugüne kadar dolaylı ya da dolaysız, insanın farkında olmadan ya da farkında olaraktan bir şekilde var olmuştur. Siyaset, insan için önemli bir gerçekliktir. O yüzden insan, siyasetten ayrı düşünülemez. Türk edebiyatında roman, 1980’lerin son yıllarına kadar doğrudan ya da dolaylı olarak politikayla iç içe olagelmiştir. Hayatla çok yakın temas halinde olan, hatta yaşamın yeniden şekillendirilmesinde büyük rol oynayan siyaset tabiidir ki insanı odağa alan tüm sanatsal ürünlerinde konusu olacaktır. Bu bir takım tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Siyasetin, edebi bir eser üzerinde olumsuz bir etki yaratabileceği, onun üzerinde bir baskı kurabileceği fikri vardır. Kimi zaman da eserin, propaganda aracı olarak görülmesi de kimi eleştirmenlerce hoş karşılanmamaktadır. Bu noktada yazar, kendi içinde bir sınır koymalıdır metni kaleme alırken. Kurgu, gerçeklik, politik olan ile ilgili olan bu mesele metnin tamamında harmanlanıp işlenen konuda bir derinlik kazandırılmalıdır ki tüm tartışmalar, ön yargılar bir noktada kırılmalıdır. Yoksa, birinci düzeyde, işlediği konuda üreticinin de taraf olması, sanattan beklenen nesnellikle, çok-yanlılıkla çelişebilir ve sonuçta ‘’sanat’’tan çok ‘’propaganda’’ kategorisine uyan bir ürün ortaya çıkabilir. Resmedilen kişilerin, tarafların v.b. yukarıdan bir değerlendirmeyle ‘’ak ve kara’’ olarak ortaya çıkması, gene sanattan beklenen derinlik, karmaşıklık gibi niteliklerle çelişir.

Unutulmamalıdır ki, devlet ne kadar güçlü olursa olsun değiştirmek istediği birey/toplum kendi özerkliğini bir şekilde yaşamaya çalışmaktadır. Çünkü, insan, düşünen bir varlıktır. Değişen iktidarlarla birlikte insan ilişkileri A şeklinden B şeklini alsa bile, insanların gündelik yaşamlarını değiştirmiş olsa bile, hayata karşı bakış açılarını değiştirmiş olsa bile, insan, en azından ideali olarak gördüğü fikirleri yaşamak için vitrinin içerisinde kalıp gelen emirleri, dayatılan düşünceleri yaşamaktan ziyade vitrinin dışına çıkarak yaşayabilecek güce sahiptir. Birey varsa devlet vardır, birey varsa ideoloji vardır, birey varsa devletin ideolojik aygıtları vardır, birey varsa hayalleri vardır, birey varsa kendi pratikleri kendi doğruları vardır ve o yüzden değişen iklimlerin dışında kalınabileceği olanağı her zaman vardır. Adalet Ağaoğlu’nun Hayır… romanı bize bunu sunmaktadır.

Söz varsa her şey mümkündür, yeter ki sözün değeri yitirilmesin. Söz, her şeyin bir noktada kurucusudur. Bu metnin öncesi de sözdür. İdeolojinin, devletin öncesi de sözdür. Söz ile başlayan insan hayatı, söz ile var olacaktır; böylelikle varlığını, var olmasını istediği noktaya çekecektir hayatı. O insan, birey, toplum; yeter ki sözünü söylemekten vazgeçmesin, hayır demeyi bilsin.

YORUM EKLE