'TÜRKİYE BATARSA OKYANUSLAR TAŞAR. SAFLARI SIKLAŞTIRALIM…'

Alev Alatlı…

Hiç şüphesiz 20. ve 21. yüzyılı n en öne çıkan ve bu unvanı hakkıyla hak eden bir münevver… Sanırım kendisine sorsanız, “bana ‘aydın’ demeyin. İllâ bir şey diyecekseniz ‘münevver’ kelimesini, aydın kelimesinin yerine ikame edebilirsiniz” diyebilecek kadar da ‘düşünceli’ bir ‘düşünür’ Alev Alatlı… (Bunu ben kendi adıma, sayın Alatlı nezdinde dile getiriyorum…)

En son TRT Haber’de 16 Haziran Cumartesi günü yayınlanan İnsanlık Hali programında gördük kendisini. Çok önemli ve üstü kapalı derinlikli mesajlar verdi. Daha sonrasında ise, dün; Yeni Şafak’ta Ayşe Böhürler ile yaptığı “Türkiye batarsa okyanuslar taşar” başlığı altında bir röportajı yer aldı.

Alev Alatlı’nın çoğu yazısı ve fikri görüşü, Türkiye sınırları ötesinde bir yankı uyandırıyor. Zaten böyle olmasa “münevver” kavramı yerine başka bir kavramla nitelendirirdik kendisini.

Gelelim Alev Alatlı’nın 24 Haziran Seçimleri öncesi -hiç de bir tesadüf olarak görmediğim- önemli fikir ve görüşlerine…

Alev Alatlı, TRT Haber’deki İnsanlık Hali programında, kendi kitabının arkasında yazan “Sanki biz uyursak dünyanın başına bir şey gelecek” aforizmasını, Rus aydınlara ithâfen yazdığını söyledi. Rusları bu minvalde övmeye devam etti. Haliyle programın ev sahipleri Erol Göka, Kemal Sayar ve Seval Çöpür pek beklemiyordu bu durumu…

“Rus aydınında dünya için uyumama fikriyatı var, bizim aydınımızda da var. Ama asıl siyasetçimizde belirgin” dedi Erol Göka ve devam etti: “Bizde aydının yapması gerekeni siyasetçi yapıyor…” Alev Alatlı ise, Rusların; Çar zamanından kalma rütbeler sistemini anlatarak onlardaki sistemi övdü.

Sonrasında “n'olacak bu memleketin hali söylemi, bizden başka bir dilde var mıdır?” diye sordu Kemal Sayar. Alev Alatlı da, “bu, Cumhuriyet eğitiminin getirdiği bir şey. İyi bir eğitim. Çünkü bir şey vermiş. ‘Biz’ kavramını vermiş ve n'oluyor kavramını vermiş. Evveli var mı diye bakıyorum, pek yok’’ cevabını verdi.

Rusya'da bulunup Karl Marx yazan bir Jön Türk duymadım ben…
Alev Alatlı’nın şu tespiti de çok önemliydi. Şöyle dedi Alatlı: “Doğu batı görmüyorum. Aydınlanmanın tezgâhından geçenler ve geçmeyenler görüyorum. Türkiye'ye en büyük itirazım; etrafımızda ne olup bitiyor görmüyoruz. Rusya'da bulunup Karl Marx yazan bir Jön Türk duymadım ben… Ne Yahudiliği bildik, ne bâtınî tarikatları bildik. Bilseydik ne yaptıklarını anlardık. Neoconları anlardık. Kudüs’ü anlardık, hepsini bırakın. İlahiyatçıları suçluyorum; orada bir şey görüyorsun. Bir bak ya... Gelinen noktada Hristiyanlığı Yahudiliğin içinde erittiler. Kudüs, yolgeçen hanı olmuş zaten, biz neredeyiz? İsrail teokratik mi? Ne kardeşim İsrail? Hem teokratik, hem seküler olabilir mi? Ki öyle!.. Biz neyin düşmanıyız? Bilmediğimiz bir şeyin…”

Siyasileri dinliyorum. Niye olanı bize söylemiyorsunuz?
Erol Göka, burada devreye girdi ve hemen sordu: “Biz onları bilmiyoruz, peki onlar bizi biliyor mu?” Alev Alatlı da, cevaben, bizleri sarsan ve gerçekliği yüzümüze vuran şu sözleri sarf etti peşi sıra: “Hayır, ama dertleri değil. Peki, çıkış yolu nedir? Kendimize bir alan bulacağız. Kendi alanımızı savunacağız. Safları sıklaştırıp bekleyeceğiz… Bilgiye karşı bilgi üretemiyoruz. Önce samimiyet. Olayı olduğu gibi konuşmamız lazım. Dürüst değiliz. Ters düz edilmiş züppelik vardır. Yani, halk dalkavukluğu… Halkın her dediği doğruymuş gibi. ‘Halkımız böyle istiyoruz’dan tut, inancından çık… Samimi olmadığın zaman yönetmek de çok zor, yönetilmek de çok zor. Çünkü doğru enformasyon almıyorsun. Siyasileri dinliyorum. Niye olanı bize söylemiyorsunuz? Açıkça söyleyin… Batının başarıyla kullandığı bir takım mekanizmaları Türkiye'ye getirmek lazım. Hesap verilebilirlik gibi… Ehliyet ile secdeyi karıştırmamak lazım. Bir insan mütedeyyin diye bir işe alınmamalı, bu kadar açık. Mantık öğretmiyoruz. Mantıktan başlarsak Türkçe’yi de kurtarırız…

Alev Alatlı, programın özetine bakacak olursak, aslında şunu demeye çalıştı: Daha kendimizden haberimiz yok, hamaseti bir kenara bırakalım, kendimize bakalım…

Söylemesi Alev Alatlı’dan, düşünmesi ve yüzleşmesi bizden…

 

Kaosta safları sık tutmak…

Gelelim kaos ve saflar meselesine… Yeni Şafak’ta Ayşe Böhürler ile yaptığı “Türkiye batarsa okyanuslar taşar” başlığı altında bir röportajı yer aldı Alev Alatlı’nın. Çok sıcak… 21 Haziran 2018 Perşembe günü yayımlandı.

Alev Alatlı, bu röportajında, günbegün dağılan Batı’nın lider krizi geçirdiğini ve gittikçe paçozlaştığını söyledi ve ekledi: “Günbegün dağılan, lider krizi geçiren, paçozlaşlaşan Batı dünyası görüyorum. Biz buhran ithal etmediğimiz sürece bu kaosta sağlam durur, hatta fırsata çevirebiliriz. Safları sıkıştırmamız lâzım. Önümüzdeki yılları bir elimiz yağda, bir elimiz balda geçiştiremeyecekmişiz gibi duruyormuş. Olsun. Güneş her gün daha mütekâmil bir dünyaya doğmaz. Tarih ezelden ebede dümdüz uzanan doğrusal bir hat değil, devirli bir oluşumdur. Gün olur, en gerideki en öndekinden ileride olur. Örneğin, Ahmet Yesevi, Kadızade Mehmet’in çok ötesindeydi. Türkiye’yi ille de bir şeye benzetecekseniz, her budağından sürgün atan salkım saçak bir asmaya benzeteceksiniz. Bir sürgünü çiçeğe dururken, diğerinin kurumakta, ötekisinin üzüm vermekte olduğunu göreceksiniz. Tek bir sürgüne takılıp kalmamayı, bütüne bakmayı adet edineceksiniz. Tıpkı bir asma gibi, düz akılla anlaşılmaz, pergele, cetvele gelmez, kendisine has bir kimliği vardır Türkiye’nin, batmaz. Batarsa, okyanuslar taşar, onu da kimse göze alamaz…”

Ne ifrat, ne tefrit isteyen insanlarız…

“Şu daha iyi yapılabilirdi, dediğiniz bir şey var mı? Bugün geldiğimizden de daha iyi bir yerde olabilir miydik?” sorusuna çok manidar bir cevap veriyor Alev Alatlı. Sindire sindire okumak gerekiyor…

“Daha iyi olabilirdi tabii. İktidar sahipleri ilmi iktisattan nasiplerini almış olsalardı; ulus olarak biz farklı insanlar olaydık, mesela, Güney Kore gibi tarım işçisini fabrikadaki makinaya zincirle bağlayıp bir nesli itlâf etme pahasına üretim yapmayı göze alsaydık veya Japonya gibi bir tas pirinçle yetinseydik veya Stalin’in SSCB’si gibi ‘Devrim’e yakıt olmayı, çoluk çocuk çalışma kamplarında telef olmayı kabullenseydik olurdu ama biz o değiliz. Ne ifrat, ne tefrit isteyen insanlarız, kötü bir şey mi? Bence değil. Komşuyu aç bırakma pahasına para istiflemeyi rasyonel bulan biri değilim. Bence milletçe de rasyonel bulmayız. Evet, petrol yok, gaz yok, altın, elmas yok, en önemlisi sömürge yok, buna karşın medeni dünyanın en yaygın, en kapsamlı sosyal güvenlik ağı bizde, sağlık hizmeti bizde. Bana sorarsanız iyi ki de bizde, varsın Fortune 500’da şirketimiz olmasın ama ABD gibi 16 milyon aç çocuğumuz da olmasın!..”

 

YORUM EKLE