TÜRKLER AHLAKSIZ MI?

Sanayi ve üniversite çevrelerince yapılan bir toplantıda dile getirilen sorunlardan birinin de Türkiye ekonomisinin en önemli sorununun AHLAK olduğu vurgulanmış. Toplantı konusu her ne kadar "Büyük Britanya'nın AB'den ayrılmasının Türkiye'ye getireceği zorluklar" olsa da bu tür ahlaki sorunlarımız da dile gelmiş.

Hepimiz biliyoruz ki bizde birşeyler yanlış gidiyor ve bir türlü düzelmiyor. Bu bana doktora yaptığım dönemde enstitü atölyesinde bir ustabaşının yaptığı espriyi hatırlattı: "Üç kere kestim hala kısa geliyor".

Trabzon'lu Temel çatıda mahsur kalanı urganla çekip alaşağı ettikten sonra kendi lisanıyla: "Yahu ben birini bu iple kurtarmıştım ama galiba onu kuyudan çekmiştim" diye dizini dövmüş.

Bazıları, Temel gibi, hatasını geç de olsa fark edebiliyor. Bazıları da o Alman esprisinde olduğu gibi yanlışını sürdürüp gidiyor. Yanlışlarımızı sürdürmekte -el hamdülillah- hiç de fena sayılmayız.

Ekonomide en önemli sorunumuz ahlak mış! Sadece ekonomide mi? Diye sorarlar insana.

Nereden kaynaklanır acaba bu söz konusu edilen ahlaksızlık?

Önce "ahlak" denen kavramdan ne anlıyoruz?

Türk Dil Kurumuna göre: "Bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kurallar" olan ahlak kavramı insana doğuştan verilen bir meziyet mi, öğrenilmesi gereken bir özellik mi? Yoksa yasayla dikte edilen bir zorlama mı?

Bu ahlak konusunu işlerken elbette vatandaşlarımızın çoğunu tenzih ederim, lütfen alınmasınlar.

Demek oluyor ki toplumun kurallarına uyarsan "ahlaklı", uymazsan "ahlaksız" oluyorsun.

Toplumun benimsediği kurallara uyulduğu sürece zatern sorun yok. Sorunlar bu kurallara uymayanlardan kaynaklanır her zaman.

Kuralların da herkesin onayladığı ortak davranış biçimleri olması gerekiyor. Kişiye göre değişen kurallar ortak kural değildir. Onların tek elden belirlenmesi şarttır.

Bu noktaya gelindiğinde iş zaten kolaylaşıyor. Ortak kuralları her ilçede kaymakam, her ilde ilin valisi koyamaz. "Ortak" olacaksa ve yaptırım gücü de gerekecekse kural koyucu ancak TBMM olabilir. Yani kurallar esasen "kanunlar"dır.

Buraya kadar ülkemizde yapılanlar doğrudur, yani doğrusu biliniyor ve yapılıyor.

Sorularımız ve sorunlarımız işte bundan sonra başlıyor. Yapılan bütün iç ve dış ikazlara rağmen ısrarla sürdürdüğümüz yanlışlar bundan sonrasında yatıyor. "Yürütme" ve "yargı" dediğimiz uygulamaları, yani yasamanın koyduğu ortak kuralların takibini beceremiyoruz.

Zaten beceriksizliklerimizi gizlediğimiz ve inkar ettiğimiz de yok. O halde neden sürdürüyoruz bu "ahlaksızlığı"?

Kurallara uymamayı vatandaşa mal edip, ahlaksızları yanlış yerlerde ararsak sonuç da içinde bulunduğumuz ve yaşamakta olduğumuz halimiz olur.

Anayasalar "muska" değildir. Anayasa çerçevesi içinde yapılan yasaların yürütme (hükumet) organları tarafından takip edilmesi, muhalefet edenlerin de yargıya teslim edilmesi gerekmektedir. Hukuk devletinde yasamanın, yürütmenin ve yargının kendi elemanları vardır ve kimse birbirinin işini yapamaz, yapmamalı ve birbirinin işine karışa mamalıdır.

"Ben iktidarım, yasamayı da ben yaparım, yürütmeyi de ben yaparım, hatta sonunda yargıda da benim dediğim olur" deniliyorsa ki galiba deniliyor, o zaman bu anayasanın da değişmesi daha uygun olur. Anayadadaki "Türkiye Cumhuriyeti ....demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir" şeklindeki 2. maddeye uyulduğu pek değil hiç söylenemez.

Sorunlarımız devleti yürütmede gösterdiğimiz hatalarda saklıdır. Günübirlik kararlarla, yasamayı ve yargıyı kısa devre yapıp ve onları adeta zaman kaybı sayarak kural ihlalleri yaparsak işte böyle kıvranır, zavallı vatandaşı suçlar ve onu kırar dururuz.

Sözlü ve yazılı af hükümleri çıkarmak gücün değil aczin ifadesidir.

Hukuk devleti kurallarını cesaretle uyguladığımızda çok şeylerin değişeceğine, sadece vatandaşa değil aynı zamanda kurumlarımıza da güven, içte ve dışarda daha fazla saygınlık geleceğine inanıyorum. Değişim için ülkemizde çektiğimiz başağrılarının şiddetli migrene dönüşmesini beklemek şart değildir.

YORUM EKLE