YAPI DENETİM NEDEN HATA YAPMAKTADIR?

Müteahhit neden hata yapmaktadır sorusuna cevap ararken yönetmeliklere sahip olmanın, süreçleri denetleyemedikten sonra bir anlam taşımadığını ifade etmiş, 17 Ağustos depreminin bunu ispatladığını belirtmiştik. Gerçekten de dünyanın en doğru mevzuatına, yasal düzenlemelerine ve yönetmeliklerine sahip de olsanız, denetleme işini düzgün yapamadıktan sonra hataları ortadan kaldırmanız mümkün olamıyor. Marmara depremlerinde ortaya çıkan hasarın ve kayıpların büyüklüğü o kadar fazlaydı ki yapı denetim müessesesini hayata geçirmenin artık kaçınılmaz bir zorunluluk olduğu ortaya çıkmıştı. O zamana kadar fenni mesuller ve belediyeler tarafından yapılan kontrol işlemlerinin büyük bir çoğunluğunun kağıt üzerinde kaldığı, kontrol etmenin veya denetlemenin asla bir iş olarak kabul edilmediği ve hak ettiği maddi ve mesleki değeri görmediği anlaşılıyordu. 17 Ağustos depreminden sonra sorulan “denetleyenler neden hata yapıyor” sorusunun da cevabı aslında burada saklıydı. O zamanki sistemde denetlemek ve yapım süreçlerini kontrol etmek ile görevli olanlar bunu bir iş olarak görmüyorlardı. Çoğu durumda denetleme işi bir prosedürün tamamlanması için atılması gereken imzalardan ibaretti ve denetliyormuş gibi yapılıyordu. 2001 yılında yürürlüğe giren 4708 sayılı yapı denetim kanunu ise farklı bir bakış açısı ile konuya yaklaşıyor, denetleme konusunu ayrı ve bağımsız bir iş olarak tanımlıyor ve bu yüzden de bir milat özelliği taşıyordu.

 Bununla birlikte yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi 2001 yılında yürürlüğe giren yapı denetim sistemi ile kontrol edilen binaların, yaklaşık son 15 yılda yapılan binalar olduğunu ifade etmeliyiz. 2000’li yılların başından itibaren inşa edilen binaların, mevcut bina stoğumuz içinde göreceli de olsa bazı avantajlara sahip olduğunu belirtmemiz gerek. Yapı denetim düzenlemesine ilave olarak 1998 yılında deprem yönetmeliğinin yenilenmesi ve hazır betona geçilmesi, 2000’li yıllardan sonra yapılan binaları deprem açısından nispeten daha avantajlı bir duruma getirmektedir. Bütün bunlara rağmen 2000’li yıllardan önce inşa edilen, eski yönetmelik koşullarına göre tasarlanmış ve yapı denetim sistemine tabi olmadan inşa edilmiş yapıların, mevcut bina stoğumuzun büyük bir kısmını oluşturduğunu belirtmekte fayda var. Bu eski ve riskli yapıların fazlalığı, muhtemel bir deprem felaketi sırasında şehirlerimizin yumuşak karnı olmaya devam ediyor.

Peki yapı denetim sistemine geçilmiş olması dertlerimizin bitmesi anlamına geliyor mu? Yapı denetim sisteminin eksiklikleri yok mu? Bugün yapı denetim sistemi nerede hata yapıyor?

Bugün yürürlükte olan yapı denetim sistemini hata yapmaya sürükleyen en büyük faktör, yapı denetim kuruluşlarını bağımsız olmaktan alıkoyan ve yaptığı işin bedelini denetlemekle yükümlü olduğu müteahhitlerden almasına sebep olan sistemdir. Oluşturulan bu çarpık sistemde müteahhitler, kendisini denetlemekle görevli olan yapı denetim firmaları ile pazarlık yapmakta ve kendisini denetleyecek olan yapı denetim firmasını kendisi seçebilmektedir. Denetlemekle görevli kişi ya da kuruluşların bağımsız olamamaları, denetim görevini daha en başından işlevsiz hale getirmektedir. Bugün büyük kırımlar yaparak, pazarlıklar ederek üç kuruşa iş almak zorunda kalan yapı denetim kuruluşlarında imzacı olarak çalışan genç mühendis ve mimarlar, mesleki etik değerlerinin zarar gördüğünü fark edememektedir. Genç arkadaşlarımız imzalarını kiraya vermenin bir yöntem olmaması gerektiğini görememektedir. Sadece yapı denetim kuruluşları değil, işçi sağlığı ve iş güvenliği uzmanları da bugün aynı problem ile karşı karşıya kalmakta, onlarda maaşlarını denetlemek ile yükümlü oldukları patronlarından almak zorunda bırakılmaktadır. Kurulan bu sistem açık bir şekilde “denetlemeyin” mesajı vermekten başka bir anlam ifade etmemektedir. 2014 yılında Soma’da meydana gelen maden faciasında da, geçtiğimiz günlerde Çorlu’da yaşanan demiryolu kazasında da hep yetersiz denetimin nelere sebep olabileceğinin örneklerini açık bir şekilde gördük. 2019 yılından itibaren Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın, yapı denetim kuruluşlarının atama yöntemi ile belirlenmesine yönelik bir uygulamaya geçeceğini duyuyoruz. Henüz bu sistemin detayları ve nasıl uygulanacağı ile ilgili bakanlık tarafından paylaşılmış bir bilgi yok. Her ne kadar bu sistemin de kendine özgü bazı sıkıntıları olacağını düşünsek de, öngörülen sistemin bugünkü uygulamadan daha iyi sonuçlar vereceğine inanıyoruz. Yapı denetim kuruluşlarını hata yapmaya zorlayan, imzacılık ve benzeri uygulamalara çanak tutarak mesleki etik değerlerine zarar veren ve denetim görevini işlevsiz hale getiren bu yanlış ortamın düzeltilebilmesi için Çevre ve Şehircilik Bakanlığını göreve çağırıyoruz.

VATANDAŞ NEDEN HATA YAPMAKTADIR?
Bu aşamaya kadar değindiğimiz başlıklar sektörde yer alan kişilerin ve kuruluşların yaptığı hatalara yönelik başlıklardı. Fakat şu bir gerçek ki 17 Ağustos benzeri depremlerin faciaya ya da felakete dönüşmemesi için sadece sektörden kişilerin üzerine düşeni yapması yeterli olmayacaktır. Japonya’da niye böyle olmuyor, Amerika’da niye böyle olmuyor gibisinden sorular sormak ve işin sorumluluğunu mühendislere, müteahhitlere ve teknik elemanlara atmak kolaycılık olacaktır. 17 Ağustos felaketini yaşamamıza sebep olan unsurların içinde mühendislerin, mevzuatın, denetim sisteminin ciddi hataları ve sorumlulukları olsa da vatandaşın neye öncelik verdiği ve neyi talep ettiği de son derece önemlidir. Bugün 17 Ağustos felaketini en derin şekilde hisseden ve yaşayan Gölcük’te dahi depremin unutulduğundan bahsedebiliyorsak, ülke olarak bilinçli olmak konusunda bazı şeyleri yanlış yaptığımızı kabul etmek zorundayız.

Diploması olan her inşaat mühendisine imza yetkisi veren mühendislik kanunu mesleğin kalitesini ne kadar düşürüyorsa, merdiven altı müteahhitlerinin yalan yanlış uygulamaları binaların kalitesine ne kadar zarar veriyorsa, vatandaşların kaliteye ve güvenliğe değil de ucuzluğa öncelik veren tercihleri de bu sorunun çözümünü o derece imkansız hale getiriyor. Bugün evimizin hesabını yaptırırken anlaşmaya çalıştığınız mühendise ya da daire almak için pazarlık ettiğiniz müteahhite “kaça” sorusundan başka sorular sormadıkça bu konuda yol alamayız. Bu soruları sormak için önceliklerimizin değişmesine, bu zihinsel dönüşümü ve farkındalığı tesis edebilmek için ise toplumsal bir seferberliğe ihtiyacımız var. Bugün Japonya gibi ülkelerin başarı hikâyelerinin asıl sebebi bu zihinsel dönüşümü başarabilmiş olmasıdır. Daha ilkokul sıralarında iken çocuklara depreme hazırlıklı olmak için yapılması gerekenler konusunda eğitimler verilmekte, yapılan tatbikatlar ile bu bilinç oluşturulmaktadır. Her sene tekrarlanan eğitimler ve etkinlikler ile konunun önemi toplumun zihnine kazınmakta ve başarı hikayesi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Bizde ise ne eğitim politikalarımızın, ne de müfredat programlarımızın içinde bu türden faaliyetlere ve bilinç oluşturma çabalarına rastlamak mümkün değil. Emek çekmiyoruz, gayret etmiyoruz, toplumu eğitmiyoruz ve bir de kalkıp “biz neden yapamıyoruz” diye sorular soruyoruz. Cevap açık seçik ortada değil mi? Bu kadar az şey yapmamıza rağmen sonuç almış olsaydık, asıl o zaman garip olmaz mıydı? Yerleşim alanlarının büyük bir çoğunluğu deprem bölgeleri üzerinde bulunan ülkemizin ve insanlarımızın depremden kaçabilmesine imkan yoktur. Biz kaçabilsek dahi çocuklarımız ya da torunlarımız o büyük depremle bir gün yüzleşecektir. Dolayısı ile yapılması gereken şey hazırlıklı ve bilinçli olmak, bu toplumsal dönüşümü gerçekleştirebilmek ve “vatandaş neden hata yapıyor” sorusunu ortadan kaldırabilmek için adımlar atmaktır. Bizim de ilkokuldan itibaren müfredatlarımıza bu konuyu eklememiz, tatbikatlar ve eğitimler ile konunun önemini topluma anlatabilmemiz gerekiyor.

Uzun süredir belediyelerimizin bu konuda yapabileceği çok şey olduğunu dile getiriyoruz ve getirmeye de devam edeceğiz. Deprem konusunu ele aldığımız televizyon programlarında belediyelerimize hep bir çağrıda bulunduk ve dedik ki; “topluma ve vatandaşa dokunmaya çalışan faaliyetlerde bulunuyorsunuz; gelin bu şehrin, insanlarının ve öğrencilerinin afete hazırlıklı hale getirilebilmesine imkan verecek bir merkez açalım. Sadece deprem değil, bütün afetlere karşı hazırlıklı olabilmek için yapılması gerekenler konusunda gençlerimizi, vatandaşlarımızı eğitelim, bu konuda inşaat mühendisleri odası olarak da elimizden gelen tüm desteği sizlere verelim.”

Gerçekten de her sene belediyelerimizin İstanbul’a, Çanakkale’ye, Bursa’ya geziler düzenlediğini, öğrencilerimizi ve emeklilerimizi bu gezilere ücretsiz olarak taşıdığını gördükçe düşünmeden edemiyorum; neden Denizli’de bir “afet eğitim merkezi” açılmasın ve neden taşımalı olarak her sene öğrencilerimiz ve emeklilerimiz bu merkeze taşınarak eğitilmesin? Ben inanıyorum ki ilk ve ortaokul müfredatlarımızın güncellenmesi ve bu türden merkezlerin şehirlerimizde faaliyete başlaması ile birlikte, birkaç on yıl içinde toplumun önemli bir kesiminde bu zihinsel dönüşümü gerçekleştirmek mümkün olacaktır. Çabalarımız ve çağrılarımızın karşılığını geçen sene almaya çok yaklaştık ve büyük Denizli depreminin 300. Yıldönümü anısına düzenlediğimiz etkinlikte böyle bir merkezin açılacağı müjdesini Büyükşehir Belediye Başkanımız Osman Zolan’dan aldık. Aradan geçen süre içinde henüz somut bir adım atılmamasına rağmen bu projenin gerçekleşeceğine olan inancımızı muhafaza ediyoruz. İnşaat Mühendisleri odası olarak bu projeye elimizden gelen desteği vermeye hazır olduğumuzu bir kere daha tekrar etmek istiyoruz.

Üç gündür süren yazı dizimiz boyunca nerede ve neden hata yaptığımızı anlatmaya çalıştık. Problemi elimizden geldiğince basit ve anlaşılır halde özetlemeye gayret ettik. Sanırım birkaç cümle de devletin yapması gerekenler konusuna ayırmak lazım. Hatırlarsanız A şıkkında mühendis neden hata yapıyor sorusunu sormuştuk. Hataya sebep olan eğitim anlayışını ve yasal mevzuat boşluklarını ortadan kaldırabilmek için ihtiyacımız olan en önemli şey, bir “devlet politikasıdır”. Çünkü bu sorun yerelde bizlerin alacağı önlemler ile aşılamayacak kadar büyük bir sorundur. B şıkkında müteahhit neden hata yapıyor sorusuna cevap aramıştık. Ülkemizde oluşturulan ve yasası dahi olmayan müteahhitlik anlayışının sorun üreten bir fabrika haline geldiğinden bahsetmiştik. Son yıllarda beton ekonomisi olarak adlandırılacak kadar büyüyen bu düzenin, sürdürülebilir olmadığını artık hepimiz görüyoruz. Dolayısı ile müteahhit neden hata yapıyor sorusunun da çözümü için de bir “devlet politikasına” ihtiyacımız var. C şıkkında yapı denetim neden hata yapıyor sorusuna cevap ararken, ücretini denetlediği müteahhitten almak zorunda kalan ve pazarlık ile belirlenen yapı denetim anlayışının yanlışlığından bahsetmiştik. Yasal ve idari düzenlemeler olmadan bu sorunun çözülemeyeceğini ifade etmiştik. Bütün bu tespitler bu alanda da bir “devlet politikasına” ihtiyacımız olduğunu açıkça göstermektedir. Son olarak vatandaşı bilinçlendirmek ve deprem konusunda uyanık tutmak konusunda ne kadar az şey yaptığımızı anlatmış ve bu konuda bir sistemimizin ve müfredatımızın olmadığından bahsetmiştik. Yapmış olduğumuz bu tespitler bilinçli vatandaş ve kamuoyu oluşturmak için de “devlet politikasına”  ihtiyacımız olduğunun göstergesidir.

İstanbul’da meydana gelecek 17 Ağustos benzeri bir depremin, binlerce yetişmiş vatan evladımızı kaybetmemize ve 150 milyar doları aşan bir ekonomik yıkıma sebep olması çok kuvvetli bir olasılıktır. Meydana getireceği can kayıpları ve maddi kayıplar göz önüne alındığında, gelecekte yaşanacak 17 Ağustos benzeri depremlerin en az terör kadar, diğer ulusal tehdit unsurları kadar tehlikeli sonuçlar doğurabileceğinin anlaşılması gerekiyor. Son yarım asırda yaşadığımız depremler ve uğradığımız kayıplar bunun ispatıdır. Deprem gerçeğinin, devletin kırmızı kitabı içinde ulusal tehdit olarak yer alması gerekmektedir. Bize göre bu bir seçenek değil, bir zorunluluktur. Bilimsel veriler İstanbul gibi şehirlerimiz için fazla zamanımızın kalmadığını göstermektedir. Bu konuda bütüncül bir “devlet politikasının” zamanı gelmiş ve geçmektedir.

YORUM EKLE