YAZ ORTASINDA BOZDAĞ

Mevsimin kavurucu sıcağına teslim olduğumuz, serinlik bulma telaşına düşüp kendimizi dağlara attığımız günlerdi.

Ne yapıp etmeli, nerelere gitmeli derken "Bozdağ ve Sedir Ormanları" gelmişti aklımıza.

Doğa ise doğa, çiçek-böcek ise çiçek-böcek, orman ise orman oralardaydı.

Hem de en özellerinden biri olan Sedir Ormanları... (Bölge; Sedir-i Libani-Lübnan Sediri diğer adı ile Toros Sediri'nin Anadoludaki en son doğal yayılış alanı idi. Bu  noktadan sonra ağaçlar Akdenizin karşı kıyısı olan Lübnan da doğal olarak yetişmekteydi.)

Hem bu mevsimde dağın yükseklerindeki yaylalar yemyeşil olurdu.

Taşta, kayada, düzde bayırda her yerde renk renk çiçekler açar, mantarlar bile bir başka olurdu.

Kim bilir kıyıda-köşede güneşin az değdiği yerlerde kar bulmak bile mümkün olurdu.

Sanki masal anlatır gibi yazar olduk daha bir kaç yıl önceki sıradan yaşadıklarımızı. Yaşam öyle bir sürece girdi, öyle bir noktaya evrildi ki neredeyse artık olağan karşılayacağız bu günümüzü.

***

Sıcak günün sabahında katılımcı sayımızı sınırlı tutarak keyifli bir yürüyüş için yola çıktık şehir merkezinden. İlk durağımız Tavas/Balkıca köyü kahvesi olmuştu. Orada kahvaltımızı yapıp yerel rehberimizi alarak dağa doğru araç ile çıkabildiğimiz kadar çıkmayı planladık.

Sonrasında yürüyecek ve devam edip gidecektik. Köy kahvesindeki molamızda rehberimiz Mehmet Ali'den olabildiğince detaylı bilgi alıp etkinliğimizi ona göre şekillendirdik. Rehberimiz bölgeyi iyi bilen çocukluğundan itibaren oralarda çobanlık ve avcılık gereği dolaşmıştı. Dolayısıyla işimizi biraz garantiye almış oluyorduk.

Dağa doğru çıkıp aracımızı bırakarak yürümeye başladığımızda mevsimin sıcağına rağmen buralarda halen serinlik hüküm sürüyordu. Çevremizi kuşatan Sedir ağaçları ve onların oluşturduğu orman ilk anlarda bizi yeterince etkiliyordu.

Bir süre gittikten sonra orman düşük rakımlarda kalıyor, biz çıplak ve kırçıllı kayalıklar arasından yükseklere doğru tırmanıyorduk.

Bozdağ'ın batı yükseltilerine doğru yönelmiş ve kar çukurlarının olduğu yerlerden yürüyerek dağın batıdaki en yüksek noktasına kadar ulaşmıştık. Yorulmuş ve doğal olarak zaman zaman zorlanmıştık. Zira rakım buralarda 2300 -2400 civarında idi.

***

Bozdağın batısında ulaştığımız en yüksek noktalardan batı yönündeki; Beyağaç ve çevresi ile kuzey yönündeki Tavas'a bağlı yerleşim alanlarını seyrediyor daha yakındaki Barza ovasını da görüp keyifleniyorduk. "Zirveler kimseye mülk değildir " anlayışımız gereği buralarda fazla oyalanmadan daha kuytu ve az rüzgar alan bir noktada öğle yemeğimizi yemek ve birazcık dinlenmek için dönüşe geçiyorduk. Ancak bu kez geldiğimiz yöne değil dağın güneydoğusuna doğru bir yay çizerek.

Öğle yemeğimiz için her zamanki yaptığımız gibi yine "ortak sofra" kurup hepimiz birlikte oturup, yanımzda getirdiklerimizi bölüşerek yiyor-içiyorduk. Yemek sonrası azıcık dinlenmekte  gelenekselimiz olduğundan etrafa dağılıp kayalar üzerine toprağa serilip üzerimizdeki negatif enerjimizi atıyorduk. Dinlenme sonrası çantalarımızı sırtlanarak dönüş rotamıza giriyorduk.

***

Patikanın bile olmadığı kırçıllı kayalıklar arasından yürümek kolay olmuyordu elbette. Zaman zaman birbirimize yardım ederek aştığımız keskin kayalık alanlardan geçiyorduk. Oralarda sayılacak kadar az kalmış Ardıç ağaçlarına  dokunmak ise en büyük keyfimiz oluyordu. Ardıç ağaçlarının dayanıklılığının ne anlama geldiğini, yaşamın zorluğu ile nasıl baş ettiklerini görmek için buralara gelmenin ne büyük keyif olduğunu da düşünmeden edemiyorduk. Toprağın bile zor bulunduğu yerlerde bu ağaçlar nasıl bu yaşa kadar ayakta kaşabilmişlerdi? Onlara saygı duymamak mümkün müydü?

Bu düşüncelerle inerken ilk karşılaştığımız vadiyi andıran düzlükteki yeşil çimenler arasında gördüğümüz mantarların şekli ve rengi bizeleri  hayrete düşürüyordu. Anca bu kadar olur diyebiliyorduk!

Sarp bir dere içinden aşağılara doğru inerken tekrar buluştuğumuz Sedir ağaçları bu rakımlara kadar çıkan ender bireylerdendi.  Birbirimizin ellerinden tutarak ve dikkatli olma konusunda uyararak indiğimiz patika bile artık bize özel yapılmış yol gibi gelmeye başlamıştı.

Patika üzerinde rastladığımız yanık Sedir ağacı kalıntılarına hayran olmamak elde değildi. Muhtemelen yıldırım yangını ile bu hale gelen ağaçların içine girerek gökyüzüne bakmak, bir başka dünyaya yolculuğa çıkmak gibiydi.

Günün sonunda Sedir Ormanlarının içindeydik yine ve sabah başladığımız noktaya ulaşmıştık. Yorgunduk, el ayak sızı içindeydi ama gönlümüz serin bir huzuru yaşıyordu.

Arkamızda kalan o enfes orman, rengarenk çiçekli kayalar, patikası bile olmayan tepeler sanki bize el sallayıp; "yine gelin" unutmayın diyorlardı...

YORUM EKLE