ZEYTİN VE YAĞI ÜZERİNE-1

Zeytin hasatı günleri başladı yine. Büyük bir heyecan yaşadığımı arkadaşlarım tuhaf bulsa da bahçemin ana ürünü olan zeytin ve onun muhterem yağı benim için inanılmaz bir şekilde duygu patlaması. Zeytinin hem ağacına, hem de meyvesine büyük saygı duyuyorum.

Öyle bir şey ki evinde zeytinin ve zeytinyağın varsa aç kalmazsın. Hatta etin ve sebzen olmasa bile doğanın bahşettiği otlardan bir harman sana zeytinyağınla hem salata olur, hem de kavurma.

Zeytinyağıyla yemekler hemen tatlanıverir, iştahın kabarır, bazı yavan aşlar lezzet pınarı oluverir.

Ege Bölgesinin sahil kesimleri, bilhassa Edremit Körfezi-Ayvalık ve körfezin kuzeyi Küçükkuyu-Baba Burnu arası ana mahsul olarak zeytini bilir.

Ordu-Giresun-Trabzon hattında birine sorduğunuzda, "bu sene mahsul nasıl oldu?", alacağınız cevap fındıkla ilgilidir.

Aynı soruyu Sarayköy ve Söke'liye sorarsanız cevabı pamuk ile ilgili olacaktır.

İşte Kuzey Ege sahil kesiminin derdi de zeytindir. Yüzyıllardır zeytin diken, zeytin toplayan, zeytinyağından gayri yağ bilmeyen bölge insanlarımızın zeytini bildikleri sanılır. Ne yazık ki buralardaki kırsal kesimin insanları zeytini de pek bilmezler. Yahut bildiklerini sanırlar.

Kentlerden gelip zeytinlikleri köylüden alıp büyük çapta işletmeye çevirenleri bu sorgulamanın dışında görebiliriz. Onlar konuya bilimsel bilgiyi katarak başarılı olabilmektedirler.

Görsel ve gazete basınında sıkça gördüğümüz, devletin yeterince destek olmadığına dair haberler hep devletin yaptığı veya yapmadığı "para" desteğiyle ilgilidir. Oysa Türk çiftçisinin muhtaç olduğu paradan çok bilgi desteğidir.

Devlet de bu eksiği bildiği için köylüye -son bilgilerime göre- 10 Bin adet ziraat mühendisi tahsis etmiştir.

Ankara bu mühendisleri köylere göndererek görevini yaptığını zannetmektedir. Arzu ederdim ki bu 10 Bin ziraat mühendisinden 10 tanesi ilgili bakanın umduğu görevi yapıyor olsun. Umarım ki bu kaygımda yanılıyorumdur.

Bu konuda da Ankara'dan bazı tepelerin arkaları görünmüyor olabilir. Bazen Ankara-Denizli veya Ankara-Çanakkale arası onbinlerce km mesafede gibi oluyor. Bu iki ilimiz de Ankara için "sorunsuz" illerin başında gelebilir ama sorunlar her defasında "politik" olma zorunda da olmamalıdır.

İlçelerdeki parti başkanları acaba yerel sorunları merkezlerine iletiyorlar mı diye baktım ve kocaman bir "hayır" ile karşılaştım. Bu otokontrol mekanizması da işliyor durumda değil ülkemizde.

Bence, işlevini tamamlamış ve çağdışı kalmış vali-kaymakam-muhtar sistemini veya onların görevlerini yeniden tasarlama zamanı gelmiştir.

"Bir dokun, bin ah işit" zeytin tarımında da geçerlidir, hem de nasıl! İşin acıklı tarafı ise, köylü eksiğini bilmiyor, devlet nasıl yardım edeceğini kestiremiyor. Haydi, köylüde bilimi aramayalım ama devletin de bu tarafının eksikliği -bilmem- affedilir mi?

Bu sene pek çok yöremizde zeytin verimi çok düşük ve bazıları hasattan vazgeçmiş durumda. Kaç senedir köylünün zeytinyağı fiyatı hep aynı kaldı. Organize olmamış köylü -galiba- zeytinden vazgeçmiş durumda. Hiç sesi çıkmıyor. Avlayanına teslim olmuş bir av durumunda. Çıkış yolunu şaşırmış durumda. Milletvekilleri de -galiba- zaten havlu atmış ve kendi "beka" sorunlarıyla uğraşır durumda. Meclisin eski etkinliğini kaybetmiş olması onların da işine geliyor ve sağlam bir mazeret bulmuş oldular olmalı.

Biz vatandaş olarak ezelden beri yöneticilerimize güveniriz. Onlar da bunu bilir. Seçimin hemen akabinde tepemize çıkıyor gibi algılamamız ondandır.

Her konuda mutlaka cumhurbaşkanına ulaşmaya çalışmak gerekmemelidir. Bir zamanlar bir vali yardımcısının bana dediği gibi "Hocam Ankara'dan her tepenin arkası görünmez" olmamalı. Huzur içinde yaşamak isteyenlerin, dağa çıkmayan ve sokağa dökülmeyenlerin de sorunları olduğu bilinmelidir.

Zeytin ile ilgili sorunlar diğerlerinden daha küçük değildir. AB'ye üye olma şansımızın şu sıralar artık söz konusu olmadığı anlaşılsa da, üye olmuş olsaydık neler yapılacağı biliniyor.

İyi ki onları yapıyor olduğumuzu düşünebiliyor muyuz?

YORUM EKLE

banner187

banner186