ZEYTİNCİ’DEN PAMUKKALE ÖNERİSİ

Pamukkale Koruma Amaçlı İmar Planı’nın uygulanmasında ve başlatılmasında Mimar Odası Denizli Şubesi’nin emeği çoktur. Pamukkale’nin korunması konusunda en fazla ter dökenlerin başında Mimarlar Odası eski başkanları Zeki Kaplan ve Ahmet Yoldaş gelir. Uluslararası Pamukkale Sempozyumu’nu düzenleyen ve koruma stratejisini oluşturan Mimarlar Odası Denizli Şubesi’nin eski Başkanı Cüneyt Zeytinci, sosyal medya hesabından, “PAÇAYI SIVAYAN TRAVERTENLERE GİRERKEN, PAMUKKALE’Yİ KORUMAK...” başlıklı bir yazı paylaştı… Yazı gerçekten çok dikkat çekici… Ama bu uyarıya hangi yetkilimiz dikkat edecek…

Çünkü; Pamukkale’yi işleten özel şirket yerli ve yabancı turistlerden aldığı giriş ücretinin kesilmesini istemez…

Mimarlar Odası Denizli Şubesi eski Başkanı Zeytinci’nin yazısını sizinle paylaşmak istiyorum.

“PAÇAYI SIVAYAN TRAVERTENLERE GİRERKEN, PAMUKKALE‘Yİ KORUMAK...

UNESCO tarafından dünya mirası listesinde yer alan Pamukkale de daha jel halinde olan Kalsiyum Karbonat çökelip sertleşmeden üzerinde binlerce insanın gezmesi , doğal dokuya büyük zarar vermektedir.

Pamukkale de sorumsuzluk, bilim insanlarının uyarılarına rağmen sürdürülmektedir. Paçasını sıvayan, binlerce yılda oluşan travertenler üzerinde gezmektedir.

Günümüzde UNESCO Dünya mirası listesinde yer alan birçok ülkede, dünya mirası listesi dışında kalmamak için çok ciddi önlemler alınmaktadır.

Roma da Trevi Çeşme’si çevresine ziyaretçi sayısı sınırlaması getirilmek isteniyor.

Peru da MACHU PİCCHU antik kentine giriş sayısı günlük 5940 kişi ve 4 saat ile sınırlandırıldı.

Tayland Maya körfezinde mercan oluşumları zarar görüyor diye 2021 yılına kadar turizme kapatıldı.

Pamukkale’de travertenlerin üzerinde “PAÇAYI SIVAYIP YÜRÜMEK” mutlak surette disiplin altına alınmalıdır.”

Mimar Zeytinci’ye katılmayan yöneticiler, Pamukkale’nin karamasına göz yumanlar olarak tarihe geçecektir.

SUDAN KOYUN GEÇİRME, UNESCO’YA ADAY OLMALIDIR…

PAÜ Öğretim Üyesi Devrim Alkaya, Çal İlçesi’nin Aşağıseyit Mahallesi’nde yıllardır yapılan sudan koyun geçirme etkinliğinin UNESCO’ya aday olduğunu açıkladı… Sosyal medya hesabından önerisini yapan Devrim Alkaya’ya katılmak elde değil…

PAÜ Öğretim Üyesi Devrim Alkaya’nın dileğini sizinle paylaşıyorum…

“UNESCO ADAYI ETKİNLİK...

Her yıl düzenlenen "Sudan Koyun Geçirme Yarışması", yöre halkı tarafından yaşandığına inanılan bir efsane aşka saygı için düzenlenir. Efsane ise dilden dile şöyle anlatıla gelmiştir.

Yörük çobanlarından biri ile oymak beyinin kızı arasında içten içe yanık bir sevgi vardır. Çoban bu sevgisini açıkça söyleyemez. Kendisini oymak beyinin kızına uygun görmeyen çoban, sevdiğinin kendisine verilmeyeceğini de bilir. Bu yüzden çoban, içinde yaşadığı sevgisini kavalıyla sürüsüne anlatır. Zaman geçtikçe kız da çobana karşı sevdalanır. Kavalın büyüleyici sesinden etkilenerek, dilini iyice çözer ve kavalın sesiyle anlaşmaya başlarlar.

Günlerden bir gün sürü dağda hırsızların hücumuna uğrar. Hırsızlar çobanın elini kolunu bağlar, sürüyü alıp gitmek isterler. Fakat sürü bir türlü yerinden kalkmaz. Çoban, "Ben kaval çalmazsam sürüm bir yere gitmez, çözün kollarımı ben sürüyü kaldırayım" der.
Çobanı çözerler. Kavalını eline alan çoban başlar yanık yanık üflemeye. Sürü hemen kalkar ve yavaş yavaş yürümeye başlar. Bu arada Bey'in kızı kaval sesindeki farkı anlar ve tehlikeyi anlayarak hemen köylüye haber verir. Köylüler hep birden sürünün bulunduğu yere giderek, çobanı ve sürüyü kurtarırlar. Sürünün kurtarılmasıyla Bey çobanı daha çok sever. Çoban, bu olaydan cesaret alarak kızına olan sevdasını Bey'e açıklar. Bey bu durum karşısında şaşırır, ilk anda ne söyleyeceğini bilemez. Ertesi gün, Bey, kızını çobana vermemek için, olmayacak bir şart koşar; “Sürüye 3 gün boyunca, hiç su vermeden tuz yalat. Sonra sürüyü Menderes kenarına götür. Eğer su içirmeden suyun kenarında bekletirsen ben de sana kızımı vereceğim" der.
Çoban çaresiz kabul eder, sürüsünden emindir. Yalnız bir kara koyun var pek heyecanlı, toy, bir tek ondan korkuyordur. Sürüye hiç su vermeden üç gün tuz yalatırlar. Çoban sürüyü alır dağdan aşağı dereye doğru sürer. Sürü büyük bir iştahla suya doğru koşarken, çoban birden kavalını çıkarır ve çalmaya başlar. Bunun üzerine sürü olduğu yerde durur.
Ancak çobanın korktuğu başına gelir. Kara koyun suya doğru koşmaya devam eder. Bu sırada çoban çaldığı havayı daha da yanıklaştırır. Bu, onun kara koyuna yalvarması, ondan isteğine uymasını istemesidir. Hava hızlanıp yanıklaştıkça kara koyun yavaşlamaya başlar. Durur, bir çobana bakar, bir suya bakar. Kavalın sesi ona susuzluğunu unutturur. Geriye sürünün yanına döner. Bu olay karşısında, oba halkı da heyecanlanır. Bey de duygulandırmıştır. "Sözünde durdun, bende sözümde duruyorum ve kızımı sana verdim” der.

Bu olaylar sırasında kara koyunun emlik kuzusu ölür. Sebebi de susuzluk ve bolca verilen tuzdur. Çoban bu ölüme pek üzülür. İşte bu türküde ve ezgisinde işlenmiştir.
Türkü bir yörük çobanının tabiatla nasıl bağ kurduğunun hikayesidir.
Ancak yöre çobanları, hem mesleklerine gösterdikleri saygı ve özen, hem de Çoban ile Bey kızının aşklarını ölümsüzleştirmek için yaklaşık 800 yıldır yapılan bir yarışma ile sürülerini boyayıp süsleyerek, Menderes nehrinden karşı kıyıya geçirmektedirler. En hızlı geçen sürü ödüllendirilir.
Efsanenin yanı sıra, hayvanların yıkanmasını da amaçlayan gelenek günümüzde Turizm Bakanlığı bünyesinde, "Aşağıseyit Sudan Koyun Geçirme Festivali" olarak sürdürülmektedir. Her yıl Ağustos sonu veya Eylül başında yapılan şenlikler ve konserlerle zenginleştirilerek, gelenek devam ettirilmektedir. Sürüler, Türkiye’ nin her yerinden gelen seyircilerin önünden geçer. Çoban önde,“elkoyun” ve sürü arkasında Menderes’e koşarak gelirler. Çoban suya atlar. Arkasından elkoyun ne kadar kısa sürede atlarsa başarılı kabul edilir ve çoban ödüllendirilir.”

Devrim Alkaya’nın önerisinin gerçekleşmesi dileğimizdir…

“GELECEĞİMİZ YERLİ VE DOĞAL ÜRÜNLERİMİZE DÖNMEKTEN GEÇİYOR”

Bizim kuşak hep nostalji yaşamak istiyor.. Çocukluğumuzda yediğimiz karpuz, domates, salatalığın ve üzümün tadını arıyoruz… Arkadaşımız Tahsin Eşmeli, sosyal medyada genetiği ile oynanmamış karpuzdan bahseden bir yazı yazdı… Eşmeli, “Buyrun, genetiği ile oynanmamış yerli karpuz. Çekirdek boyutuna ve sırasına bakınca orjinal olduğu anlaşılıyor zaten. Birileri "Bu kadar çekirdek mi olur? Alın size çekirdeği çok küçük ve az, yemesi kolay" diye genetiği ile oynanmış karpuz getirdiğinde herkes ona hücum etti. Bu bir tek karpuzda değil, tüm meyve ve sebzelerde de böyle oldu. Sonrasında da kanser patlaması ortaya çıktı. Küçücük çocuklar, tazecik bedenler kanser olmaya başladı. Eskiden çok seyrek karşılaşılan kanser olayı sıradan hale geldi. Geleceğimiz yerli ve doğal ürünlerimize dönmekten geçiyor. Yoksa millet olarak mahvolacağız.” diyor…

Arkadaşımız Tahsin Eşmeli’nin duyduğu kaygıya katılıyorum. Yerli ve milli ürünleri tercih edelim diyorum…

ATİLLA SEZENER’DEN HAYAT DERSLERİ NOTU

Avukat Atilla Sezener abi etkin kullandığı sosyal medyada hayat dersleri adında kısa kısa bilgiler aktarıyor…

Elbette bunlardan çıkartacağımız çok dersler var…

-Beteri olmayan bela yoktur. (Hz.Ebubekir)
-Büyük işleri, yalnız büyük milletler yapar. (Atatürk)
-Bir çağı harekete geçiren, ilkeler değil, kişiliklerdir. (Oscar Wilde)
-Şerefle bitirilmesi en ağır görev, hayattır. ( Alexis de Tocqueville)

-Düşmanlarınız mı var? , Niye büyük iş başaran ya da yeni bir düşünce oluşturan her insanın öyküsüdür bu. (Victor Hugo)

-Yapabilen yapar, yapamayan öğretir. (George B. Shaw)
-Kitap bir odanın en güzel süsüdür. (Smollet)
-Gelişmenin en büyük düşmanı, alışkanlıktır. (Jose Marti) -Tarih, söylentilerin damıtılmasıdır. (Thomas Carlyle)
-Küçümsenen tehlike çığ gibi büyür. (Edmund Burke)
-Kazancından ye, borcundan yeme. (Abdülkadir Geylani)
-Umut, karanlıkta ellerini açan inançtır. ( George İles)

GELECEĞİN EDEBİYATÇISI SELMA DEMİRAY’A BAŞARILAR DİLERİM…

PAÜ Türk Dili ve Edebiyatı bölümü 4. sınıfı öğrencisi Selma Demiray, DRT Denizli ve Denizli Gazetesi’nde iki ay staj yaptı… Haberleri kontrol etti. Yaptığımız hataları gösterdi. Biz kendisinden çok şey öğrendik, onunda bizden çok şeyler öğrendi diye düşünüyorum… Bu köşede yayınlanmak üzere yazı istedim…

“İŞİN MUTFAĞINA İLK ADIM

Editörlük mesleğine hevesimin ve ilgimin arttığı dönemlerde Denizli Gazetesi’nde staj yapma fırsatı buldum. Stajıma, çalıştığım dönemde naçizane yaşadıklarımı paylaşarak son vermek isterim... Hayalimdeki mesleğin stajını yapıyor olma fikri bile beni aşırı heyecanlandırırken böyle bir mecraya atılmak için ne kadar uğraştığımı düşündükçe ben bile şaşırıyorum. Bu zorlu süreç, aslında gazeteciliğin artı ve eksi yanlarını görmemi sağlarken, eksi yanlarını kalitesi ve kurumsallığıyla üzerinden atmış bir televizyon kanalıyla ve benim için daha etkileyici olan, bünyesindeki gazeteyle tanıştırdı.

İlk gittiğim gün öncelikle çalışma ortamı beni çok etkiledi. Yanlışlıkla sesli bir şekilde; “Vay! İşte böyle olmalı çalışılacak yer” dedim. Tabi 21 yaşında bir genç için fazla ciddi bir ofis ortamıydı. Fakat bana göre ait olduğum yerde, ‘Haber Merkezi’nde, yani bir nevi istediğim işin mutfağındaydım. O ciddi ortamda, televizyon için haberin açıklayıcısı niteliğinde okunan sesleri duyunca ne olduğunu anlayamayıp garip garip baktığımı hatırlıyorum. O kadar yabancısı olduğum bir yerde, bilgi birikiminin sandığımdan da fazla olduğuna emin olduğum değerli büyüklerimle, kültür kokan sohbetlerin içinde buldum kendimi. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencisi olduğumu duyan herkesin, şu kitabı okudun mu? Sorularında, okuduğum kitapların denk gelmesi kadar şanslıydım işte...

Bana göre çok çabuk geçen günlerde, eşsiz tecrübeler edindiğime inanıyorum. Haber yazmak, gazete sayfalarını hazırlamak, programları öğrenmek, sayfaları tekrar tekrar kontrol etmek, televizyona altyazı girmek ve çok daha fazlası ile işi bir nebze de olsa kavramanın zevkini tadabilmek. Hepsi çok özel deneyimlerdi. Özellikle de olaylardan herkesten önce haberdar olmak, çok heyecan verici! Çevremde ‘sıfır hata peşindeyiz’ diye koşuşturan, bana bir şeyler öğretebilmek adına, yavaş ve zor yapacağımı bilse de bana iş vererek gelişmemi sağlayan, birlikte büyük depremleri masaların altında atlattığımız, (deprem esnasında bile son dakika haberi girmek için çabalayan) DRT çalışanlarına, beni o kocaman ailelerine dahil ettikleri için onlara çok şey borçluyum.

Basın yayın organlarında sunulan tüm haberlerin geçtiği evreleri gördüğümde bu işe saygım katbekat arttı. Düşündüğümden de ilginç bir sektörde olduğumun ve bunun kıymetinin henüz farkına varabiliyorum. Şüphesiz, tekrar kapısını çalacağım bu yerde son günüm… Gelecek planlamamda yol gösterici olan herkese çok teşekkür ediyorum.”

Genç arkadaşımıza çıktığı zorlu yolculukta başarılar dileriz… Edebiyat sektörüne büyük katkılar koyması dileğimizdir…

“PAMUKKALE VE LAODİKYA’NIN GELİRİ DENİZLİ’DE KALMALIDIR” ÇAĞRIMIZIN 1621’İNCİ GÜNÜDÜR…

Pamukkale ve Laodikya Antik Kenti’nin gelirleri, Denizli’ye kalmıyor... Hierapolis, (Kutsal Şehir) binlerce yıldır, insanlara şifa dağıtıyor… Pamukkale ve Laodikya son yıllarda, Denizlililerin ilgi odağında değil… Artık, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın uygulamalarıyla Denizlililerin “Laodikya ve Pamukkale Sevgi Ateşi” söndü… Geçmişte, Denizlililer gelen konuklarını Pamukkale ve Loadikya’da ağırlar ve fotoğraf çektirerek anılarını ölümsüzleştirirdi… Şimdiler de ise; böyle anılar ölümsüzleşmiyor… “Pamukkale ve Laodikya’nın Geliri Denizli’de Kalmalıdır” çağrımıza Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy, yanıt verene kadar devam edeceğiz…

Pazartesi’nin Sözü

“Cumhuriyet düşüncede, bilgide, sağlıkta güçlü ve yüksek karakterli koruyucular ister.”

Mustafa Kemal ATATÜRK

YORUM EKLE

banner187

banner186